Ekonomi Arşivi

Ekonomi Kavramları

Daha sağlıklı arama için "Ctrl + F" ile arama yapınız...

Accepting House
İngiltere'de bazı büyük firmalar geçmiş yüzyıllarda taşralı ve yabancı müşterilerinin senetlerine gerektikçe bir komisyon karşılığı kefil olurlardı. Bu işlemler, zamanla önem kazanmış ve kabul kredisi terimi doğmuştur. 19. yy'da kabul kredisinde uzmanlaşan ve yalnız kredi aletlerini garanti ederek faaliyetini sürdüren firmalara accepting house denilmiştir.

Accepting house güvencesine dayanan çekler, poliçeler ve benzeri senetler, dünyanın neresinden gelirse gelsin, Londra piyasasında itibar görmüştür. Büyük Britanya'da, Commonwealth'de ve öbür ülkelerde çalışan firmaların bir accepting house imzasıyla desteklenmiş senetlerini mevduat bankaları tercihen iskonto etmişlerdir. Accepting house'lardan bazıları 20. yy'da merchant banker statüsüne geçmişlerdir. 1976'da Londra'da 18 accepting house vardı. Accepting Houses Committee denilen bir organ, hem bu firmalar arasında, hem de bu firmalar ile Hazine ve Bank of England arasında koordinasyon sağlamaktaydı.
________________________________________

Açığa İmza
Bir senet veya belge metninin tamamen veya kısmen yazılmasından önce ilgililere imzalatılmasıdır. Mali portesi, vadesi ya da ödeme koşulları sonra yazılmak üzere açık bırakılarak sözleşme imzalanmasına, iş hayatında rastlanabilir. Yahut sözlü anlaşma yapıldıktan sonra, taraflardan biri boş kağıdı imzalayıp diğer tarafa tevdi edebilir.

Açığa imza, karşı tarafa mutlak güven beslendiği ya da zorunluluk nedeniyle başka türlü harekete imkân bulunmadığı durumlarda söz konusu olabilir. İlkel psikolojili kişilerin gösteriş arzusu veya sorumsuz zihniyet etkisi altında açığa imza verdikleri de, tatbikatta görülmüştür.
________________________________________

Açık Bütçe Politikası
Devletin ekonomik durgunluğu ve işsizliği önlemek üzere bütçe açığını bir ekonomi politikası aracı olarak benimsemesidir. Açık veren ya da ekonomik politika çerçevesinde açık verdirilen bütçede kamu harcamaları ile normal devlet gelirleri (vergi, resim, harç, vb. ) arasındaki fark borçlanma ile karşılanır. Dolayısıyla munzam harcama karşılığı borçlanma olmaktadır. Borçlanma yolu ile devlet harcamalarının ekonomik etkileri, borcun kimlerden alındığına bağlı olarak değişiklik gösterir.

Borçlanma Merkez Bankası'ndan yapılıyorsa, bu emisyona, munzam para arzına yol açar. Merkez Bankası'ndan alınan borç ödenmeyebilir. Özel ekonomi birimlerinden yapılan borçlanmanın vadesi geldiğinde ödenmesi gerekir. Devletin özel ekonomi birimlerinden yaptığı borçlanma, ana paranın ve faizinin geri ödenmesi dolayısıyla gelir dağılımını değiştirmektedir. Klasik iktisatçılar denk bütçe yanlısıydılar. Bunun sebebi ekonominin kendi mekanizmaları sayesinde her zaman dengeye geleceği konusundaki inançlarıydı. Bu iktisatçılara göre ekonomik durgunluk ve işsizlik arızi durumlar olup, devletin müdahalesi gerekmeden düzelebilir.

Devlet bütçesinin açık vermesi ise ekonominin normal işleyişine bir müdahale, dengeyi bozucu bir husus sayıldığından, kesinlikle benimsenmemekteydi. 1920'lerin sonuna rastlayan büyük Dünya Ekonomik Krizi , klasik iktisatçıların yanıldıklarını göstermiştir. Ancak teorik açıdan ekonominin neden kendi kendine dengeye gelemediğinin ispatlanması için J.M. Keynes'in Genel Teori adlı eserini beklemek gerekmiştir. Keynes bu eserinde getirdiği yeni kavramlar ve analizi ile bir ekonominin düşük istihdam seviyesinde de dengeye gelebileceğini ispat etmiştir.

Durgunluk ve işsizliğin yaygın olduğu, kapasitenin kullanılmadığı bir ekonomide munzam harcamalar yapılarak gelirlerin artırılması gerekir. Bu munzam harcamaların yapılması ise devlete düşmektedir. Devlet Merkez Bankası'ndan ya da özel ekonomi birimlerinden elde ettiği parayı harcadığında, bu harcamanın ekonomi üzerinde canlandırıcı bir etkisi olmaktadır. Devletin yaptığı munzam harcama vasıtası ile gelir yaratılması ve sağlanan canlanma, yapılan ilk harcamaların çok üzerinde olmaktadır ki, bu olguya 'çarpan etkisi' denir.

Açık bütçe politikası ya da borçlanma karşılığında harcama yapılarak ekonominin canlandırılmasını, normal kamu gelirlerinin yetersizliğinden dolayı bütçe açığı meydana gelmesinden ayırmak gerekir. Açık bütçe politikası, iktisadi durgunluk ortamında bilinçli olarak uygulanan bir politikadır. Oysa hükümetler, vergi sistemlerinin yetersizliğinden dolayı, öngörülen harcamaları karşılamak üzere tam çalışma ve hatta enflasyon ortamında bile açık finansman yoluna gitmektedirler.

Günümüzde çok görülen bu husus enflasyonu büsbütün körüklemektedir. Son yıllarda dünya ülkelerinde gözlenen ekonomik bunalım çeşidi, 1920'lerdeki büyük depresyondan farklıdır. Büyük depresyonda üretimin düşmesinin yanı sıra fiyatlar ve gelir düzeyi de düşmekteydi. Oysa günümüzde üretim düşmesine, işsizliğin artmasına rağmen fiyatlar yükselmeye devam etmektedir ki, bu duruma "stagflasyon" adı verilmiştir.

Stagflasyon ortamında ekonomiyi canlandırmak için açık bütçe politikasına başvurulursa şiddetli bir enflasyonla karşılaşılır. Bu nedenle açık bütçe politikası yerine bunun tam zıddı olan sıkı para politikası uygulanmaktadır. Sıkı para politikası enflasyonu frenlemekle beraber, durgunluğu büsbütün artırmaktadır. Bu nedenlerle, durgunluk ve enflasyonun bir arada olduğu bir ortama hangi ekonomi araçlarıyla müdahale edilmesi gerektiği kesinlik kazanmamıştır.
________________________________________

Açık Bono
Bir kıymetli evrak olan bononun taşıması gereken unsurlardan birisi, kayıtsız şartsız muayyen bir bedeli ödeme vaadinin bulunmasıdır. Bu nedenle belirli bir miktar ödeme vaadi taşımayan bonolar geçerli değildir.

Ticari hayatta çeşitli nedenlerle bononun taşıması gereken diğer unsurları taşıyan, ancak ödeme vaadinin miktar (para) kısmı boş bırakılan bonolar düzenlenebilmektedir. İşte para kısmı ileride doldurulmak üzere boş bırakılarak düzenlenen bonolara açık bono denir.

Tarafların anlaşmalarına ve hüküm bağladıkları olayların gerçekleşmesine göre, açık bononun para kısmı doldurularak şekli unsurları tamamlanmaktadır.
________________________________________

Açık Pozisyon
Vadeli piyasa işlemlerinde fiyat değişikliğinden zarara uğrayabilecek bir alıcı veya satıcı açık pozisyondadır. Bir örnek verelim: 7 aralık tarihinde Zürih'te bir ay vadeli dolar kuru 1,5 frank olsun. Bir kambiyo operatörü, bir ay vade ile 1 milyon dolar satsın. Vade tarihine değin dolar kuru 1,7 franga yükselirse, kambiyo operatörünün zararı 200 bin frank tutacaktır.

Doların yükselme olasılığını göze alarak 7 Aralık'ta vadeli satış yapan bir kambiyo operatörü açık pozisyondadır. Dolar kurunun yükselmesine karşı korunmasızdır. Vadeli satış yaparken bir risk altına girmiştir. Vadeli piyasada alım veya satım yapanlar, açık pozisyon riskini "hedging" denilen bir yöntemle önleyebilirler.
________________________________________

Aciyo
Bankaların, yaptıkları işlemler üzerinden aldıkları faiz. Bankacılık ve borsada önceleri, madeni paraların itibarı değeriyle gerçek değeri arasındaki fark olarak tanımlanırdı. Daha sonra bir ticari senedin, üstünde yazılı değeri ile senet kırdırıldığı takdirde banka tarafından ödenen miktar arasındaki fark olarak ele alındı. Günümüzde iskonto koşullarıyla eş anlamlıdır; iskonto, posta masrafları ve komisyon bedelinden oluşur.

Anonim ortaklıkların pay senetlerinde ve tahvillerinde aciyo, pay senetlerinin ya da tahvillerin ortaklıkça gerçek değerden fazla bir değerle satılmaları durumunda, gerçek değerle satış fiyatı arasındaki olumlu farktır. İhraç primi olarak da adlandırılır.
________________________________________

Adi Çek
Çizgili ya da bloke olmayan çek anlamını taşımaktadır. Adi çek, açık ve basit bir ödeme emri niteliğinde olup çizgili ya da bloke çeklerden ödeme biçim ve yöntemi açısından ayrılır. Adi çekin bedeli, ibraz anında karşılığının bulunması koşuluyla nakden ve hesaben ödenebilir.

Karşılığının olup olmadığının bilinmemesi açısından bloke çekten (bloke çekte karşılık garanti edilmiştir), hem nakden ve hem de hesaben ödenebilmesinden dolayı da çizgili çekten (çizgili çek yalnızca hesaben ödenir) faklıdır.
________________________________________

Adi Hisse Senedi
Yasada kullanılan bir terim olmayıp, uygulamada imtiyazlı (ayrıcalıklı) hisselerin karşısında yer alan payları ifade etmek üzere benimsenmiş bir kavramdır. Ticaret Kanunu'nun 401. maddesinde, esas sözleşme ile bazı tür hisse senetlerine k›r payına ya da tasfiye artığına katılma gibi "sair" hususlarda ayrıcalık tanınabileceği kabul edilmiştir.

Gerçekten de anonim ortaklıkta bazı paylar sahiplerine diğerlerine oranla daha fazla oy hakkı verebilir ya da örneğin, ortaklık tesislerinden yararlanma olanağı sağlayabilir. İşte bu durumda üstün hak sağlayan paylara imtiyazlı, diğerlerine adi hisse (payı temsil etmek üzere senet çıkarılmışsa adi hisse senedi) adı verilir.

Ancak, adi pay-imtiyazlı pay ayrımı bazen yanılgılara yol açabilir. Çünkü bir anonim ortaklıkta bir grup hisse senedi örneğin, kârdan, diğer grup hisse senedi ise tasfiye artığından yararlanmada üstün hak sağlıyorsa, artık ayrıcalıklı hisseden değil, değişik haklar veren pay gruplarından (pay kategorilerinden) söz etmek doğru olur.
________________________________________

Adi Senet
Resmi bir makam ya da memur katılmaksızın, taraflarca özel biçimde hazırlanan yazılı belgelerdir. Adi senetlerde yazı kısmı el ile ya da makine ile hazırlanmış olabileceği gibi daha önceden basılmış da bulunabilir.

Adi senedin borçlu tarafından imzalanması gerekir. İmza atamayanlar senedi mühürleyebilecekleri gibi, parmak izi ile de işaretleyebilirler. İspat açısından adi senede pul yapıştırılması ya da tarih atılması önemli değildir. Fakat imza ve mühürün senet metninin yazılmasından sonra konulması ve yapılacak ekler ile kazıntı ve silintilerin ayrıca imzalanarak onaylanması gereklidir. Aksi takdirde senet geçersiz sayılabilir. (Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, mü 297, 298)

Adi bir senedin geçerliliğine hükmedilebilmesi için, bir belgenin kendisine izafe olunan kişi tarafından imzalanmış olunması gerekir. Bir kişi senedi imzalamadığını ileri sürer, yani imzasını inkâr ederse, aksini ispat etmek diğer tarafa düşer. Yargıç kararını verirken gerekirse tarafları da dinler ve imzasını inkâr edenle karşılaştırma yapabilmek amacı ile yazı yazdırabilir. Bunlardan da bir sonuç alamazsa bilirkişi incelemesi yaptırabilir ve tanık dinleyebilir.

Bir senedin imzası ikrar (kabul) olunmuş ya da mahkeme tarafından ilgili kişiye ait olduğu saptanmışsa, bu artık onu imzalayan ile "külli halefi" hakkında hüküm ifade eder; üçüncü kişilere karşıysa hüküm doğurmaz.

Bir senet kendisine ibraz olunan noter ya da diğer bir yetkili memur tarafından onaylanmışsa ibraz tarihi ya da imza edenlerden birinin ölümü tarihi veya imza etmesine engel olan olayın gerçekleşme tarihi veya o senedin resmi bir işleme esas alındığı tarih, üçüncü kişiler hakkında da hüküm ifade eder.

Bu tür senetlerde, sözü edilen diğer senetlerin tarihleri üçüncü kişiler hakkında ancak son senet tarihinin onaylanmış sayıldığı tarihten itibaren hesaplanır. Fakat ibrayı ve kabzı gerektiren adi senetlerle tüccarların ticari işlemleri hakkındaki senetlerin, yukarıdaki usule göre resmiyet kazanmamış olması durumunda bile üçüncü kişilere karşı geçerli sayılacağı kabul edilmiştir. Bununla beraber bunun aksi ispat olunabilir. (Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, m.300)
________________________________________

Agroekonomi
Fransızca'dan dilimize geçen kavram, agro ve economie sözcüklerinin birleşmesinden doğmuştur. Agro sözcüğü, "tarım bilimi" anlamına gelen agronomienin kısaltılmış şeklidir.

Agroekonomi, ekonomi biliminin tarım alanına uygulanmasıyla ortaya çıkmış bir bilim dalıdır. Türkiye'de iktisat fakültelerinde ve ekonomi bölümlerinde bağımsız Tarım Ekonomisi ya da Tarımsal Ekonomi dersleri, programlarda yer almaktadır.

Tarımsal üretim ve dağıtımın dünya düzeyindeki dengesizliğinin sürmesi, agroekonomi alanındaki çalışmalara ilginin giderek artmasına yol açmaktadır. Bu alandaki bilimsel çalışmalar, disiplinler arası yakınlaşmayı ve işbirliğini zorunlu kılmaktadır.
________________________________________

Ajur
Dilimize Fransızca'dan geçen bu terim, günü gününe, hazır, gecikmesiz anlamına gelir. Ajur, bir terim olarak, muhasebe açısından günlük işlerin yapıldığını ve bitirildiğini, kayıtların günü gününe defterlere geçirilmiş olduğunu ifade eder. "Defterimiz ajur", "kayıtlarımız ajur" ifadelerinde olduğu gibi.
________________________________________

Akreditif
İhraç edilen malların bedelleri genellikle akreditif denilen kredi mektupları aracılığıyla yapılır. İthalatçı firma, kendi bankasına emir vererek, almayı kararlaştırdığı malın karşılığını, ihraç eden firmanın bankasına bir ödemeyi taahhüt ettiğini bildirir. İşte bu taahhütün yapıldığı belgeye "akreditif" ya da "kredi mektubu" denir.

Bu şekilde ihracatçı firma malı ihraç ettikten sonra, ödemenin yapılacağını garanti etmiş olur. Kredi mektubunda, ihraç edilecek (ithal edilecek) malların özellikleri ve diğer koşullar da esasa bağlanabilir. Örneğin, ihraç sırasında hazırlanacak ve ithalatçı firmaya gönderilecek menşe şahadetnamesi, ambalaj şekli, malın kaç partide ve hangi aralıklarda gönderileceği kredi mektubunda belirtilebilir.

Bu durumda kendi bankası, belirtilen hususlara uymaması halinde, ödemenin garanti edilemeyeceğini belirterek ihracatçıyı uyarır. İhracatçı, malı ihraç ettikten sonra, akreditifte belirtilen hususları yerine getirdiğini kendi bankasına belgeler. Banka bunları ithalatçının bankasına ulaştırır. Bu şekilde uyuşma sağlandıktan sonra kredi mektubunda yazılı karşılık satıcının bankasına transfer edilerek ödeme gerçekleştirilir.

Akredif geri çevrilebilir (kabili rücu) ya da geri çevrilmeyen (gayri kabili rücu) olmak üzere iki şekilde açılabilir. Geri çevrilebilen akreditif türünde, ihracatçı firmaya herhangi bir uyarıda bulunulmaksızın açılan kredinin durdurulabileceği ya da koşullarının değiştirilebileceği taraflarca kabul edilmektedir.

Bu tür akreditif satıcı firmaya yeterli güvence sağlamadığı için fazlaca benimsenmez. Geri çevrilemeyen mektup türü daha fazla kullanılan türdür. Satıcı firma belli koşullara uyduğu takdirde mektubun iptal edilemeyeceği ya da değiştirilemeyeceği taraflarca bilinir.
________________________________________
Alonj
Bir şeyi uzatmak için yapılan ilavedir. Kambiyo senetlerinin (poliçe, bono, çek) arka yüzüne yapılacak işlemler için yer kalmadığı zaman, senede uzunlamasına eklenen kâğıda alonj denmekte ve alonj üzerinde yapılacak her türlü işlem senedin arkasına yazılmış sayılmaktadır.

Bu terim dilimize Fransızca'daki okunuş şekliyle girmiştir. Kambiyo senetlerinde cironun alonj üzerinde yapabileceği gibi aval şerhinin de alonj üzerinde yazılabileceği Türk Ticaret Kanunu'nun 595, 613, 690 ve 730. maddelerinde öngörülmüştür.
________________________________________

Anatosizm
Eski Yunanca'daki ana ve tokos sözcüklerinin bileşimidir. Ana "yineleyen-doğurgan" demektir. Tokos, "faiz"dir. Anatosizm, "faizin faiz doğurması" anlamındadır.

Anatosizm, faizin hesap dönemi sonunda anaparaya eklenerek işletilmesidir. Bir başka deyişle, faizin kapitalizasyonudur. Bileşik faiz yönteminin işletilen paraya uygulanmasıdır.
________________________________________

Ankes
Taahhütleri karşılamak üzere bulundurulan nakit rezervdir. Türk bankacılık uygulamasında ankes oranı disponibilite oranından farklı anlamda kullanılmakta ve disponibilite oranından daha dar bir likidite nispetini ifade etmektedir.

Disponibilite kapsamına kasa mevcutları yanında T.C. Merkez Bankası nezdinde tutulan serbest tevdiat, Devlet İç İstikraz Tahvilleri, kullanılmamış reeskont kredileri gibi bazı aktif değerler de dahil olurken ankes durumu daha ziyade sadece banka kasasındaki nakit imkânı kapsamına almaktadır.

14.1.1970 tarih ve 1211 sayılı T.C. Merkez Bankası Kanunu'nun 40. maddesi (6.12.1984 tarih, 3098 sayılı Kanun ile değiştirilen şekli) ile bankaların taahhütlerine karşı bulunduracakları umumi disponibilitenin nitelik ve oranının gerektiğinde T.C. Merkez Bankası tarafından tespit edilmesi kararlaştırılmıştır.

Faaliyetteki bankalar tespit edilen oranlara uymak zorundadırlar. Buna uyulmaması durumunda, T.C. Merkez Bankası, disponibilite oranını eksik tesis eden bankalara eksik tesis olunan disponibl değerler üzerinden, bu hususta belirleyeceği esas ve şartlara göre cezai faiz tahakkuk ettirir. "ltın ankesi" merkez bankalarının emisyona karşılık olarak bulundurdukları kıymetli maden rezervidir.
________________________________________

Ankonsinyasyon
Malın, komisyon karşılığında, komisyoncuya ya da tüccara bırakılması anlamına gelir. Mallar satılıncaya kadar vedia akti hükümleri uygulanır. Malları emanet alan kimse bunları kendi adına ve malı bırakan kişi hesabına satar. Bazen bir işletmenin acentesi de, işletme tarafından verilen malları ankonsinyasyon alır ve hatta bir miktar para da öder. Mallar satılınca hesaplaşılır ve komisyonunu alır.

İhracat sisteminde, konsinye satışlarda, yani kesin olarak satış yapılmadan komisyoncuya mal gönderilmesi hallerinde, minimum fiyatın satıcıya garanti edilmesi aranır. Minumum fiyatla satış fiyatı farkından giderlerin düşürülmesinden sonra kalan tutar, komisyoncu ile satıcı arasında paylaşılır. Bundan ötürü bu işlem, "ortak hesap ile satış" şeklinde nitelendirilir.
________________________________________

Antrepo
Gümrük vergisine ya da yalnız gümrük kontrolüne tabi malların ülkeye giriş, transit veya aktarma için beklemesine ve bu bekleme anında belli işlemlerin yapılmasına izin verilen yerlerdir.

Antrepoya giriş, bir vergi yükümlülüğünü kapsamamaktadır; ayrıca malların antrepoya girişteki şekil ve niteliğinin korunması zorunluluğu da söz konusudur. Bu özellikleri nedeniyle antrepo bir gümrük dışı bölge ya da sınırlı bir serbest yer sayılmaktadır.

Belirli bir gümrük rejiminin uygulama aracı ve yeri olan antrepolar, tüm giriş mallarına açık tutulur. Ülkemizde de, girişi ve transit geçişi yasak olmayan yabancı ülkelerin malları antrepo rejiminden yararlanır.
________________________________________

Apel
"Ödeme çağrısı" demektir. Anonim ortaklıklar tek borç ortaklığıdır. Başka bir deyişle, pay sahibinin tek borcu vardır, o da taahhüt edilen pay bedelini ödemektir. Kuruluşta ya da sermaye artırımında nakdi sermaye taahhüt olunmuşsa, esas sözleşmeyle ya da genel kurul kararıyla daha yüksek bir oran saptanmadığı takdirde, pay bedelinin dörtte birinin hemen ödenmesi gerekir.

Ticaret Kanunu'nun 406. maddesi uyarınca, esas sözleşmede başka bir hüküm bulunmadıkça payların bedeli pay sahiplerinden ilan yoluyla istenir. Pay bedelinin taksitle ödenmesinin söz konusu olduğu böylesi durumlarda yönetim kurulu tarafından yapılacak olan bu ödeme çağrısına "apel" denir.

Ödeme çağrısında eşitlik ilkesine uygun davranılmalı ve bazı pay sahiplerinin daha az bir tutar ödemelerini ya da borçlarını daha uzun bir sürede yerine getirmelerini olanaklı kılan davranışlardan kaçınılmalıdır.

Apelin zamanında ve istenilen miktarda ödenmemesi pay sahibinin "temerrüdüne" yol açar ve hakkında iskat (çıkarma) işleminin uygulanmasını gerektirir.
________________________________________

Aracı Kurum
Aracı kurum isminden de anlaşılabileceği gibi, hisse senedi ticaretinde yatırımcı ve piyasa arasında bilgi aktarma ve aracılık fonksiyonlarını yerine getirirler. Bu kapsamda yapabilecekleri sermaye piyasası faaliyetleri;

Sermaye piyasası araçlarının ihraç veya halka arz yoluyla satışına aracılık

Daha önce ihraç edilmiş olan sermaye piyasası araçlarının aracılık amacıyla alım satımı

Finansal göstergelere, sermaye piyasası araçlarına mal ve kıymetli madenlere dayalı vadeli işlem sözleşmesi yapılmasına aracılık

Menkul kıymetlerin geri alım veya satım taahhüdü ile alım satımı

Yatırım danışmanlığı

Portföy işletmeciliği veya yöneticiliği.
________________________________________

Arbitraj
Menkul Kıymetler, kıymetli madenler, para, kıymetli evrak gibi değerlerin, iki piyasa arasındaki fiyat farklarından yararlanmak amacıyla fiyatların düşük olduğu yerlerden alınması, fiyatların yüksek olduğu yerlerde satılmasıdır. Ancak, arbitraj denildiği zaman genellikle kambiyo arbitrajı anlaşılmaktadır.

Kambiyo arbitrajı, çeşitli piyasalarda kote edilen dövizlerin kurları arasındaki farktan yararlanmak amacıyla yapılan alım-satım işlemidir. Arbitraj işlemi, genellikle kısa süreli bir işlem olup, bir dövizin bir piyasadan alınması ile başka bir piyasada satılması arasında geçen zaman dönemi oldukça kısadır.

Arbitraj işlemi, döviz borçlarının en az maliyetle ödenmesi, alacaklarının ise en fazla para ile tahsili olanağını sağlar. Arbitraj işlemi ile sağlanan kâr, çoğunlukla oldukça küçüktür. Bankalar bu tür işlemlere çok rağbet ettiklerinden, çeşitli piyasaların kurları, arbitraj işlemleri sonucu birbirine yaklaşmakta, aradaki fark, çoğunlukla ulaşım giderlerini karşılayacak düzeylere düşmektedir. Bu bakımdan arbitraj işleminden önemli ölçüde kâr sağlanabilmesi, işlemin büyük ölçeklerde yapılmasına bağlıdır, ancak bu da arbitraj işleminin riskini artırır.

Dolaysız (Vasıtasız) Arbitraj

İki piyasa arasında karşılıklı olarak ve kendi paraları üzerinden doğrudan doğruya yapılan arbitraj işlemine "dolaysız arbitraj" denir. Bunu bir örnekle açıklayalım. 1 İngiliz Sterlini’nin (Pound) ABD Doları karşısındaki kuru New York’ta, 1,8000 ABD Doları, Londra’da ise 1,8001 ABD Dolarıdır. Bu durumda İngiliz Sterlini’nin ABD Doları karşısındaki fiyatı Londra’da, New York’takinden daha yüksektir. Bunun sonucu olarak, New York’ta dolar satarak sterlin almak ve Londra’da sterlin satarak dolar almak kârlı bir iştir.

New York’ta sterlin satın alınması bu piyasada dolara karşı sterlinin fiyatını artıracaktır. Londra’da ise, aksi yönde gelişme olarak, sterlinin dolar karşısındaki fiyatı düşecektir. Bu süre, her iki yerde, iki dövizin fiyatı (kuru) eşitlenene kadar sürecektir. İki farklı yerde dövizlerin alım ve satım işlemi esas olarak "düşük al-yüksek sat" ilkesine dayanmaktadır.

Dolaylı (Vasıtalı) Arbitraj

Dolaysız arbitrajda iki olan ülke ve para sayısı dolaylı arbitrajda en az üçe yükselir. Aynı paranın, değişik yabancı piyasalardaki kurlarının birbirlerinden farklı olmasından yararlanılarak, başka bir piyasadan alınıp diğer bir piyasada satılmasıdır.

Örneğin, Amsterdam’da İsviçre Frangı’nın şorin cinsinden fiyatı New York’ta dolar olarak ifade edilmiş olan fiyatından yüksekse New York’ta dolar ile İsviçre Frangı satın almak ve Amsterdam’da İsviçre Frangı satarak şorin almak, daha sonra da şorini satarak dolar almak kârlı olacaktır.

Mekan Arbitrajı

Burada, farklı piyasalarda aynı zamanda mevcut kur farkları arasındaki farklardan yararlanmak amacıyla arbitraj yapılması söz konusudur. Yukarıda dolaysız ve dolaylı arbitraja ilişkin olarak verilen örnekler böyledir.

Zaman Arbitrajı

Burada, farklı vadeler için olası marjlar arasındaki farklılıklardan yararlanmak amacıyla arbitraj yapılması söz konusudur.

Faiz Arbitrajı

Farklı paraların kısa süreli yatırımlarının gelirleri arasındaki farklılıklardan yararlanmak amacıyla yapılan arbitraj işlemidir. Bu tür arbitraj da Covered ve Uncovered (spekülatif) olmak üzere ikiye ayrılır. Serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu bir dünyada faiz oranları, teorik olarak bütün dünyada birbirine eşitlenir. Ancak böylesi bir dünya varsayımsal olduğundan, bir paranın faiz oranı, başka bir paranın faiz oranından yüksek olabilir. Böylece, parasını daha yüksek faiz oranına sahip paraya yatırmak isteyenler arbitraj işlemine başvuracaklardır.

Kambiyo kontrol rejiminin uygulandığı ülkelerde arbitraj işlemleri kontrol rejiminin sıklığına koşut olarak ya yapılamaz ya da çok kısıtlı bir şekilde yapılır. Ülkemizde bankalar, kendilerine döviz pozisyonu tutma yetkisinin tanınması ile birlikte arbitraj yapma olanağına sahip olmuşlardır. Bankalarımız arbitraj işlemlerini ya kendileri için ya da müşterilerinin dış ticaret işlemleri için gereksinme duydukları döviz türünü sağlamak amacıyla yapmaktadırlar.
________________________________________

Arz Talep dengesi
Arz edilen miktarın talep edilen miktara eşit olması durumuna arz - talep dengesi denmektedir. Bu eşitliği sağlayan ve farkedilir bir değişme eğilimi göstermeyen fiyat seviyesine ise denge fiyatı denmektedir. Belli bir fiyattan arz edilen miktarın aynı fiyattan talep edilen miktarı aşması durumunda ortaya bir arz fazlası çıkmakta ve bu da fiyat seviyesinin düşmesine neden olmaktadır.

Yine belli bir fiyattan talep edilen mal miktarının arz edilen mal miktarını aşması durumunda ortaya talep fazlası çıkmakta ve fiyat seviyesinin yükselmesine neden olmaktadır. Piyasa ekonomisi koşullarının geçerli olduğu bir ortamda, arz-talep bir araya gelerek piyasa dengelerini oluşturur.
________________________________________

A grubu hisse senetleri
Bazı hisse senetleri tahvil faizine benzeyen bir dividant garantisi taşır. Şirketin kâr ettiği yıllarda önceden belirlenen oranda bir kâr payı dağıtılır. Bu kâr payı dağıtılmadan diğer hisse senetlerine ödemede bulunulmaz. Öncelikli hisse senedi olarak adlandırılan ve gerek kâr gerekse oy hakkı bakımından farklılaştırılabilen (A,B,C vb) bu hisse senetlerinin en önemlilerini A Grubu hisse senetleri oluşturur.

Ticaret hukukunda ana ilke, dağıtılan kâr ne olursa olsun, aynı kategorideki hisse senedi sahipleri arasındaki eşitliğin bozulmamasıdır. Ancak Türk Ticaret Kanunu'nun 455/2ü maddesi ana sözleşmede hisse senetlerinin bazılarına öncelik hakkı tanımaktadır.

Bu hak, senetlerin sahiplerine çoğu kez şirket kârından pay almakta öncelik tanıdığı gibi bazı durumlarda, diğer gruplardan daha yüksek kâr payı almak şeklinde de ortaya çıkmaktadır. A grubu hisse senetleri öncelik hakkının işletme tasfiye payları üzerinde bulunduğu anonim şirketlere bile rastlanmaktadır.
________________________________________

Banka
Para ve kredi işlemleri yapan sermaye şirketi. Bankalar, kredi verenlerle (mevduat sahipleri) alanlar arasında aracılık yaparak nakit sermaye sağlarlar. Bankanın karı, kredi verdiği paralardan aldığı yüksek faiz ile mevduat sahiplerine ödediği daha düşük düşük faiz arasındaki farktan doğar. Bankalar, ekonominin önemli yapı taşlarıdır. Para arz-talebini sağlarlar, halkın küçük tasarruflarını toplar, büyük fonlar oluşturarak bireysel tasarruflarla karşılanamayacak ölçüde büyük krediler verebilirler. Böylece yatırıma kaynak sağlanmış olur.

Bankacılık yaklaşık 4000 yıllık bir geçmişe sahiptir. Sümerler döneminde bugün basit bir banka işlemi olan para bozma işlemlerini yapan kimseler olduğu bilinmektedir. Günümüzde kullanılan banka sözcüğü Ortaçağ'da ortaya çıkmıştır. İtalya'da ticaretin yoğun olduğu yerlerde, bir masa üzerinde madeni paraların ağırlığını tartan, ayarlarına bakan ve para değişimi yapan sarraflar vardı.

Bu sarrafların toplandığı masaya banka ya da banco denirdi. Bugün de çeşitli dünya dillerinde bu sözcük kullanılmaktadır. Bizim tarihimizde ise bankacılık geçmişi çok daha kısadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlete ait paralarla, yabancı paralar birlikte kullanılırdı. Bunları değiştirme işlemi ise genellikle müslüman olmayan azınlıklarca yapılırdı. Sarraf denilen bu kimseler özel banka işlemlerinin yanısıra, hükümete borç verme ve onun adına tahvil çıkarma işlerini de yaparlardı. İlk banka, 1847 yılında Galatalı J. Alleon ve T. Baltazzi tarafından kurulan, ancak bir sene sonra iflas eden Bank-ı Dersaadet (İstanbul Bankası)dır.
________________________________________

Bilanço
Bir işletmenin belli bir tarihteki finansal durumunu, yani sahip olduğu varlıkları, borçlarını ve özvarlığını gösteren bir tablodur. Bilanço, temel muhasebe eşitliğine (varlıklar = borçlar + özkaynaklar) dayanır.

Bilançonun varlıklar tarafına "aktif", borçlar ve özvarlık tarafına "pasif" adı da verilir. Bilanço kalemleri çeşitli biçimlerde gruplanabilir. En yaygın kullanılan gruplamalardan birine göre gerek varlıklar, gerek borçlar likidite derecelerine (nakte dönüşme çabukluklarına) göre sıralanır. Yaklaşık bir yıl içerisinde nakte dönüşmesi beklenen varlıklara cari varlıklar ya da döner varlıklar denir. Kasa, alacak hesapları, stoklar cari varlık örnekleridir.

Nakte dönüşmesi daha uzun süren alacak varlıklar ise sabit varlıklar ya da duran varlıklar olarak sınıflanır. Arsa, binalar, makine ve teçhizat, "duran varlık" örnekleridir. Borçlar da, bilançoda kısa vadeli (yaklaşık bir yıl içerisinde ödenecek olan) ve uzun vadeli (daha uzun bir sürede ödenecek olan) borçlar olarak sınıflanır.

İşletmenin sahip olduğu varlıklarla borçları arasındaki farka eşit olan kaynak, işletme sahiplerinin işletmenin varlıkları üzerindeki hakkını temsil eder. Özkaynak, işletme sahiplerinin işletmeye para ve/veya mal olarak koyduğu sermayeden ve dağıtılmamış kârlardan oluşur.

Dağıtılmamış kârlar, genellikle, kâr dağıtımında kullanılabilme ve diğer belli amaçlara tahsis edilmiş olma durumunu açıkça belirtmek üzere, kanuni, fevkalade, özel, genel ihtiyatlar gibi gruplara ayrılarak rapor edilir. Dağıtılmamış kârlar terimi bazen de yalnızca kâr dağıtımında serbestçe kullanılabilecek kısım için kullanılmaktadır.

Hukuki kurallara (özellikle vergi kanunlarına) uygun olarak hazırlanan bilançoya "mali bilanço" , muhasebe ilkeleri temel alınarak işletmenin özelliklerine ve işletme yönetiminin amaçlarına uygun olarak hazırlanan bilançoya da) "ticari bilanço" denir.

Belli durumlarda finansal tabloların (bilanço ve gelir tablosu) hazırlanmasını düzenleyen hukuki kurallarla muhasebe ilkeleri arasında uyuşmazlık olabilir. Bilançoda yer alan varlıkların, çoğu zaman piyasa değerlerini yansıtmadığına dikkat edilmelidir. Bazı istisnaları olmakla birlikte, muhasebe ilkelerine göre varlıklar, bilançoda tarihi değeriyle, yani elde edildiklerinde işletme tarafından katlanılmış olan maliyetleriyle rapor edilir.
________________________________________

Boom
Ekonomik etkinliklerin en yüksek olduğu dönem. İki boom arası genellikle yedi-sekiz yıldır. Boom sırasında üretim artmakta, fiyatlar ve ücretler yükselmekte, işsizlik azalmaktadır. Tam istihdam sağlandıktan sonra artan ücretler ve fiyatlar, boom'u enflasyoncu bir karaktere sokar.

Birçok sanayileşmiş ülkede, 1892'den 1913'e kadar geçen sürede her yedi-sekiz yılda bir boom meydana gelmiştir. Bu tarihten sonra savaş sonrası döneme kadar uzun süreli bir depresyon görülmektedir. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası uygulanan tam istihdam politikası resesyonların ortadan kalkmasını sağlayamamıştır.
________________________________________

Büyüme
Ulusal ekonomiler de canlılar gibi büyür. Her ülkede nüfus, işgücü, kaynaklar, sermaye teçhizatı vb. yıldan yıla değişik oranlarda büyümektedir. Üretimi artırmak için yatırım harcamaları yapıldıkça istihdam seviyesi yükselmekte, sermaye stoku genişlemekte, işlenmemiş topraklar üretime açılmakta ve sonuç olarak milli hasıla çoğalmaktadır.

Büyüme sırasında iktisadi unsurlarda meydana gelen değişikliklerin yanında toplumsal sorunların görünüşü de değişmektedir. Eğitim talebi artmakta, köylerden şehirlere göç hızlanmakta, sağlık hizmetlerinin gelişmesi gerekmekte, siyasal yapıda dalgalanmalar meydana gelmektedir.

Bu kadar karmaşık olayın bir arada cereyan ettiği büyüme sürecinde, kesin sonucu belirtecek ölçünün bulunması çok güçtür. İktisadi unsurların çoğundaki değişmeleri rakamlandırmak nispeten kolaydır. Oysa toplumsal değişiklikleri istatistik seriler halinde düzenleyip yorumlamalara gitmek oldukça güçtür.

Rakamlarla ifade edilebilen iktisadi unsurlarda da büyüme sırasında meydana gelen dalgalanmalar değişik oranlarda olmaktadır. Şu halde sorun, bu çeşitli iktisadi unsurlardan en iyi gösterge olabilecek birini seçmek ve temel ölçü olarak kullanmaktır. Uluslararası alanda en yaygın olarak kullanılan ölçü, üretim hacmi ve milli gelirdir. Yalnız, milli gelir artışının ulusal bir ekonominin topyekün büyümesini yansıtmadığını, fert başına refah artışına bir ölçü sayılamayacağını da belirtmek gerekir. Çünkü nüfus artışı, yükselen milli gelirin bir kısmını yutmaktadır. Şu halde büyümeyi fert başına milli gelir rakamıyla da ölçmek gerekecektir.

Burada unutulmaması gereken bir nokta, milli gelirdeki artışların büyümenin sonucunu belirtmekte olmasıdır. Aslında milli gelir endeksinin altında önemli iktisadi toplumsal ve siyasal olaylar yatmaktadır. Ölçü olarak milli gelir seviyesi seçildiğine göre, büyümenin tanımı şöyle yapılabilir: İktisadi büyüme, milli gelirde bir yıldan ötekine meydana gelen artış oranından ibarettir.

Örneğin, bir ülkenin milli geliri 1995 yılında 100 trilyon lira iken 1996 yılında 107 trilyon liraya çıkmışsa büyüme hızı %7'dir. Aynı ülkede yıllık nüfus artış hızı %3 ise, 1995-1996 arasında fert başına milli gelir %4 artmış demektir.

Yazı ve konuşma dilinde "büyüme" terimi yerine bazen "gelişme", "kalkınma" gibi sözcüklerin de kullanıldığı görülmektedir. Büyüme, gelişme ve kalkınma terimlerinin anlamları arasında fark görenler bu tutumu hatalı bulmaktadırlar. Bunlara göre büyüme sadece bir gövde genişlemesini ifade etmekte, gelişme ve kalkınma ise ulusun iktisadi, sosyal ve siyasal hayatındaki genel gelişimi belirtmektedir.

İktisadi büyüme sorunu özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaygın bir şekilde ele alınmıştır. Önceleri savaştan zarar görmüş olan Batı ülkelerinin ekonomilerini yeniden düzenlemeleri için gösterilen çabalar kısa zamanda gelişmekte olan ülkelere de yönelmiştir. Son yıllarda bu sorunun daha da yoğun olarak tartışıldığı göze çarpmaktadır. Bununla beraber büyüme sadece bugünün sorunu değildir.

İktisat biliminin kurulduğu yıllarda, hatta daha önceki dönemlerde bile büyüme ile ilgili fikirlerin tartışıldığı görülmektedir. Fakat 1950'lere kadar bu tartışmalar yalnızca gelişmiş ekonomilerin nasıl gelişmiş oldukları ve bundan böyle bunalımsız nasıl büyüyebilecekleri noktaları üzerinde süregelmişti. Sonraları az gelişmişlerin büyüme sorunlarının ele alındığı teorik modeller yaygınlaştı. Günümüzün dinamik dünyasında az gelişmişlerin hızla bünye değiştirerek gelişen ekonomiler niteliğini kazanmaları sonunda, az gelişmişler için kurulan modellerin de aynı hızla varsayımlarını ve çerçevelerini değiştirdikleri göze çarpmaktadır.
________________________________________

Deflesyon
Açık ya da baskı altında tutulan enflasyon durumlarında, paranın satın alma gücünü stabilize etmek ya da yükseltmek için uygulanan ekonomik ve mali tedbirlere verilen addır.

Kredi deflasyonunda reeskont oranının yükseltilmesi, mevduat zorunlu karşılıklarının yükseltilmesi, kredi kontenjanlarının düşürülmesi ve açık piyasa işlemlerinin yapıldığı ülkelerde merkez bankasının portföyünde bulunan kıymetli evrakın piyasaya sürülmesi yoluyla krediyi daraltıcı bir politika izlenmelidir.
________________________________________

Defter Değeri
İşletmenin sahip olduğu bir varlığın muhasebe defterlerinde kayıtlı bulunan değerini ifade eder. Varlıkların çoğu, defterlerde tarihi maliyetleriyle kayıtlı bulunduğundan, bu varlıkların defter değerleri, onların piyasa değerlerini yansıtmaz.

Defter değeri kavramıyla ilgili olarak çok sık kullanılan bir terim, "net defter değeri" dir. Net defter değeri, amortismana tabi bir sabit varlığın defter değerinden, birikmiş amortismanı çıkarılarak hesaplanır. Bir sabit varlığın satışından sağlanan kâr ya da zarar, sabit varlığın satışından sağlanan gelirle, sabit varlığın net defter değeri arasındaki fark olarak belirlenir.
________________________________________

Develüasyon
Dış dengeyi sağlamak için başvurulacak yollardan biri de ulusal paranın dış değerinin düşürülmesidir. Devalüasyonun amacı, ithalatı pahalılandırıp, ihracatı ucuzlatmak ve böylece döviz girişini çıkışına göre hızlandırmaktır. Dış ödemelerinde açık veren, yani ihracatı ithalatından az olan ülke, ulusal paranın dış değerini indirerek ihracatını artırıp ithalatını azaltabilir. Sonuç olarak da dış denge sağlanır ve açık kapanır.

Devalüasyonun dövizle ifade edilen değer olarak, ihracatı artırıp ithalatı daraltması için, bazı koşulların varlığı gereklidir. Devalüasyon yapılan ülkede ihraç malları arzı elastik değilse (yani ihraç malları üretimi ve arzı, fiyatlar yükselse de kolaylıkla artırılamıyorsa), para ayarlamasının ihracat artırıcı etkisi doğmaz.

Ülkenin ihraç mallarına olan dış talep elastikliği uygun değilse (yani yabancılar için söz konusu ülkenin ihraç malları fiyatlarının düşmesi fazla bir anlam ifade etmiyorsa), ihracat miktar olarak genişlese de, ihracattan elde edilen dövizde bir artış beklenemez.

Söz konusu ülkenin ithal malları talep elastikliği düşükse (yani ithal malları zorunlu ihtiyaç malları ise ya da halkın yabancı mallara karşı özel bir güveni, rağbeti ve tutkusu varsa), fiyatlar yükseldiği zaman ithalat miktar olarak daralsa da, ithalat için harcanan döviz azalmaz.
________________________________________

Devlet Bütçesi
Normal devlet gelirlerinin toplam devlet harcamalarına eşit olması demektir. Maliye biliminde uzun yıllar başlı başına bir amaç olarak benimsenen bütçe dengesinin sağlanması, daha sonra konjonktürel bütçe kavramının geliştirilmesi ile eski önemini kaybetmiştir.

Ekonomik dengenin korunması için, klasik anlamda bütçe dengesinden vazgeçilebileceği düşüncesi ağırlık kazanmıştır. Ekonomik istikrarı sağlayabilmek için bütçeden yararlanılırken, depresyon yıllarında bütçenin açık vermesi, enflasyon yıllarında ise bir fazlayla kapanması ile konjonktür devresi sonunda dengenin sağlanması istenmektedir. Ancak, klasik maliye teorisinin savunduğu bütçe denkliği ilkesinin doğruluğuna, kamuoyunda ve politikacılar arasında bugün de genellikle inanılmaktadır.

Karma ekonomilerde, hassas bir denge olan kamu ve özel sektör arasındaki dengeyi sağlamakta, bütçe denkliği bir araç olarak görülmektedir. Bütçe dengesi sağlanarak kamu harcamaları artışının önlenebileceği ileri sürülmektedir.
________________________________________

Dividant (Kar Payı)
Anonim şirketlerde, safi kârdan ve bu amaçla ayrılmış yedek akçelerden ortaklara, şirkete yatırmış oldukları sermayeyle orantılı bir şekilde nakit olarak ya da hisse senedi şeklinde dağıtılan paylardır.

Dividant dağıtımı şirket genel kurulunun yetkisi içine girer. Uygulamada anonim şirket yönetim kurulları, dağıtılmasını önerdikleri kâr payını genel kurula bildirirler. Genel kurul ise bu öneriyi kabul eder ya da etmez. Şirket ana sözleşmesinde belirlenmiş kurallar varsa yönetim ve genel kurul bunlara uymak zorundadır.

İşletmelerin dividant dağıtımı kararı alırken birçok unsuru (sadece kârların dağıtılabileceği, işletmenin likidite durumu, borçlanma sözleşmelerinin sınırlamaları, işletmenin yatırımlarının geleceği, ortakların özel vergi durumları, kârların yıllar itibariyle gösterdiği seyir, dağıtılmayan kârların vergi durumu ve şirketin halka açık olup olmaması vb) ayrıntılı olarak analiz etmelerinde yarar vardır.

Kuramsal açıdan dağıtılan dividantların şirketlerin pay senetlerinin pazar değerlerini etkileyip etkilemediği hususu yukarıda sayılan çok yönlü bir analize bağlı olduğundan, kesin ve standart bir çözüme ulaşılmamıştır. Bu nedenle, her durumun kendi özellikleri dikkate alınarak, dividant ödemelerinin pay senedi pazar değerine etkileri ölçülmelidir.

Ülkemizde dividant ödemelerinin pay senedi pazar değerini etkilediği, dolayısıyla bunlar arasında yüksek bir korelasyon olduğu görülmektedir. Nitekim yüksek oranda dividant dağıtan işletmelere ait pay senetleri, sermaye pazarında yüksek fiyatlara alınıp satılmaktadır.
________________________________________

Döner Sermaye
Devletin ticari ve sınai nitelikteki iktisadi işletmeleri genellikle özerk bütçeli olarak yönetilmekteyse de, belirli bir kısmı da genel bütçe içinde yönetilmektedir. Piyasa malı özelliğinde üretimde de bulunan söz konusu kamu kuruluşlarına, işçi ve uzman çalıştırmak, malzeme satın almak gibi ihtiyaçlarını karşılamaları amacıyla döner sermaye tahsis olunabilmektedir.

Genel bütçe içinde idare olunan hastane, mesleki okullar, darphane gibi kuruluşların belirtilen nitelikteki faaliyetlerinde etkinlik sağlamak için bunlara döner sermaye verilmektedir. Söz konusu kuruluşlara, genel bütçeden bir defa için döner sermaye verilmektedir. Bunların mal ve hizmet üretimleri sonucunda sağladıkları paralar, döner sermayeye gelir olarak kaydedilmektedir. Bu kuruluşların harcamaları da gene döner sermayeden yapılmaktadır.

Buraya başlangıçta tahsis olunan ödenek, diğer normal ödeneklerde olduğu gibi yok olmamakta, gelir-gider akımı içinde devamlı olarak kullanılabilmektedir. Faaliyetleri sonucunda elde ettikleri gelirleri de genel bütçeye değil döner sermayeye gelir kaydedilmekte, böylece ilgili kamu kurulunca sermayenin tekrar tekrar kullanılması imkânı doğmaktadır.
________________________________________

Döviz
Yabancı paralara döviz denilir. Döviz, "efektif" ya da "kaydi" olabilir. Banknot ve metal sikkeler efektiftir. Çek, poliçe, emre yazılı senet, havale ve kredi kartları kaydi ödeme araçlarıdır. Transferlerin büyük kısmı kaydi para ile gerçekleştirilir.

Günümüzde, efektifin uluslararası ödemelerde payı küçük bir orandır. Döviz alım satımları, kambiyo işlemleridir. Kambiyo işlemleri, vadeli ve vadesiz olarak ikiye ayrılır. Vadesiz işlemlerde, alım satım yapılan yerin o andaki peşin kuru uygulanır. Alıcının talebini belirlemesiyle satış akdi ve fiyatı kesinleşir. Ancak, kambiyo operatörleri arasındaki işlemlerde, satılan döviz, iki iş gününün geçmesiyle fiilen alıcı emrine girer. Vadeli işlemlerde ise, fiyatı satış anında kesinleşmiş olan döviz, ileride günü gelince alıcı hesabına geçirilir.

Döviz Dengesi

Bir ülkenin uluslararası ekonomik ilişkilerinde kazandığı dövizlerle harcadığı dövizlerin denk olmasıdır. Kural olarak döviz dengesi, ülkenin hedef aldığı ya da daha genel bir deyişle tam istihdamı sürdürecek olan gelişme düzeyinin gerektirdiği mal ve hizmet ithalatını, kendi mal ve hizmet ihracatından kazandığı dövizle yapabilmesi durumudur. Ancak bazı koşullarda ithalat gereksinmesi ihracat geliriyle karşılanamaz. Bu durumda açığın ortaya çıktığı dönemde kısa vadeli sermaye hareketleriyle (dış kredi) ve/veya döviz rezervlerinin kullanılmasıyla döviz dengesi sağlanır.

Daha sonraki dönemler için ise, döviz kurunu değiştirerek (devalüasyon) ya da doğrudan ithal kısıtlamalarına gidilerek ithalat azaltılır ve ihracatın sağladığı döviz kazançlarına eşitlenerek döviz dengesi sağlanır.

Bu mekanizmanın gelişmekte olan ülkelerde sürekli olarak kurulması güçtür. Bu ülkelerde döviz açığı yapısal ve kronik bir nitelik kazanmıştır. Bu nedenle kısa vadede ticari borçlanma ve rezerv kullanımı, uzun vadede de parasal önlemlerle sürekli bir döviz dengesi sağlanamaz.

İthalatın kısılması ise, kalkınma hızının düşürülmesi, hatta bazı durumlarda yurt içi üretim kapasitesinin ithal malı girdilere bağlı olan kısmının kullanılamaması gibi istenmeyecek bazı sonuçlar doğurabilir. Bu durumda, kısa vadeli borçlanmaların yanı sıra, uzun vadeli dış borçlanmaya da başvurularak döviz açığı kapanacak ve döviz dengesi sağlanacaktır. Bu nedenle, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, döviz dengesi, ihracat gelirlerinin yanı sıra, dış kredi kullanımını da kapsayacak şekilde düşünülmektedir.
________________________________________

Döviz Rezervleri

Bir ülkede merkez bankası ve bankalar sisteminde birikmiş olan döviz mevcuduna döviz rezervi adı verilir.
________________________________________

Durgunluk
Bir ekonomi, durgunluk içinde bulunduğunda, toplam arz-toplam talep dengesindeki bozukluk, arza oranla talep eksikliği şeklinde ortaya çıkmakta, diğer bir deyişle, toplam talep yetersizliğinden meydana gelen bir toplam arz-toplam talep dengesizliği söz konusu olmaktadır.

Bu durumda milli gelir, eksik istihdam düzeyinde gerçekleşecek, işsizlik artacak mal ve faktör fiyatlarında genel bir düşme eğilimi gözlemlenecektir. Buna göre, bir ekonomide durgunlukla mücadele programının, toplam talepteki yetersizlikleri giderme ve efektif talep düzeyini yükseltme amacına yönelmesi gerekmektedir. Bu nedenle de maliye politikası yoluyla durgunlukla mücadele etmek için kamu harcamalarının artırılması ve/veya vergilerin azaltılması yolu seçilmektedir.

Kamu Harcamaları Politikası

Ekonominin toplam talep düzeyindeki yetersizlikleri gidermek amacıyla, vergi gelirleri, eski düzeyinde bırakılarak kamu harcamaları artırılabilir. Bu durumda bir bütçe açığının meydana geleceği ve toplam talepte net bir artış yaratılmış olacağı açıktır.

Durgunlukla mücadelede kamu harcamaları politikası, ekonominin tam çalışma düzeyinde dengeye kavuşabilmesi için özel harcamalardaki yetersizliklerin, kamu harcamaları ile giderilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu tür politika ile milli gelir düzeyinin düşmesi önlenmiş, özel sektör harcamalarının azalmasına engel olunmuş ve ekonomideki daraltıcı güçler ortadan kaldırılmaya çalışılarak, yeniden genişleme süreci içine sokulmuş olacaktır.

Mal ve Hizmet Alımına Yönelen Kamu Harcamaları

Yatırım harcamalarının ve cari harcamaların ekonomi üzerindeki etkisi aynıdır. Bunlarda yapılacak bir artışın, toplam talebi doğrudan etkilediği için, ekonomi üzerindeki genişletici etkisi, transfer harcamalarının genişletici etkisinden daha etkili ve daha kesin olacaktır.

Kamu Transfer Harcamaları

Kişilere yapılması halinde, firmalara yapılmasından daha etkili olmaktadır. Transfer harcamaları, harcama eğilimleri yüksek kişilere yapılıyorsa, hem durgunlukla mücadele açısından hem de gelir dağılımında eşitliğin sağlanması açısından etkin bir çözüm olacaktır.

Ekonomik durgunluk dönemlerinde milli gelirin tam istihdam düzeyine yükseltilmesi ve işsizliğin giderilmesi için, kamu harcamalarının özellikle yatırım harcamalarının ve marjinal tüketim eğilimleri yüksek, düşük gelirli gruplara yapılan transfer harcamalarının artırılması gerekir.

Kamu Gelirleri Politikası

Durgunlukla mücadelede, kamu harcamalarını aynı düzeyde bırakarak vergileri azaltma yoluna gidilebilmektedir. Bu durumda da yine bir bütçe açığı yaratılacağı ve bu açığın diğer bir kamu geliri türü olan borçlanma ile kapatılabileceği açıktır.

Vergi Politikası

Durgunluk dönemlerinde kamu harcamaları politikasının amacı, ekonomide özel harcamalardaki yetersizliği telafi etmek olduğu halde, vergi indirimlerinin amacı, kullanılabilir kişisel gelirleri artırmak suretiyle özel tüketim ve yatırım harcamalarında bir artış sağlamaktır. Bu yolla ekonomik hayattaki daralmanın önlenmesi ve genişlemenin sağlanması planlanmaktadır.

Durgunlukla mücadelede vergi indirim politikasının etkinliği için verginin konusunun geniş olması gerekir. Böylece indirimlerden daha çok kişi yararlanabilecek, kullanılabilir gelirleri artacak, böylece tüketim ve yatırım mallarına olan talebin artması sağlanacaktır.

Kişisel gelir vergileri ile gider vergileri, bu açıdan etkin vergilerdir. Servet vergileri ise bu anlamda elverişli bir vergi türü değildir. Durgunlukla mücadelede, kamu harcamalarını artırmak, vergileri indirmekten daha etkilidir.

Borçlanma Politikası

Kamu harcamalarının artırılması ve/veya vergilerin indirilmesiyle bütçede meydana gelecek açığın kapatılması, borçlanma ile olacaktır. Ancak durgunluk dönemlerinde borç yönetimi ile ekonomideki sorunların çözümü, enflasyonist dönemlere oranla daha kolay olmaktadır. Çünkü, durgunluk dönemlerinde, ekonomide büyük ölçüde kullanılmayan fonlar bulunmaktadır. Eğer devlet borçlanma yoluyla bu fonları toplar ve ekonomik hayatın canlanması için kullanabilirse, ekonomideki daralmayı önleyebilecektir.

Durgunluk dönemlerinde de borçlanmanın kimden yapılacağı önemli bir konudur. Durgunlukla mücadelede başarılı olabilmek için borçlanmanın, ekonomide özel harcamalar üzerinde en az etki meydana getirecek şekilde yani toplam talebi en az azaltıcı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Kişilerden Borçlanma

Eğer kişiler, devlete borç verdikleri parayı kullanmayarak, atıl tuttukları fonlardan karşılıyorlarsa toplam talepte bir azalma olmayacak, aksine devlet, bu parayı kullandıkça toplam talepte net artışlar sağlanacaktır.

Ancak devlete borç verilen fonlar, kişilerin yatırım ve tüketim harcamalarını kısmaları yoluyla karşılanıyorsa, başlangıçta toplam talep azalmış olacak, elde edilen bu fonların devletçe harcanması, tekrar ekonomiye sokulmasıyla toplam talep, yine borçlanmadan önceki düzeye gelecek ama harcamayı yapan kesim değişmiş olacaktır. Sonuçta, ekonominin toplam talebinde bir değişiklik meydana gelmemiş olacaktır.

Ticari Bankalardan Borçlanma

Ticari bankaların portföylerinde, kullanılmayarak, atıl tutulan fonların borçlanılması ve bunların devlet tarafından ekonomiye aktarılmasıyla genişletici bir etki yaratacağı açıktır.

Ticari bankaların atıl fonlarından değil de özel kişi ve firmalara sağlanan kredilerden borçlanıyorsa, bunun talebi artırıcı, ekonomiyi genişletici etkisi daha az olacaktır.

Merkez Bankası'ndan Borçlanılması

Bütçe açığının Merkez Bankası'ndan borçlanılarak finanse edilmesi durumunda, toplam talep üzerinde hiçbir azaltıcı etki meydana gelmeyecektir. Çünkü, kamu harcamaları, para arzı artırılarak karşılanmaktadır. Bu nedenle durgunluk dönemlerinde bütçe açığını finanse etmenin en etkin yolu Merkez Bankası'ndan borçlanmaktır.

Durgunluk dönemlerinde, kısa vadeli borçlanmalar tercih edilmelidir. Genişletici maliye politikası, politikacılar açısından çok cazip olduğu için uygulama şansı çok yüksektir. Ancak böyle bir politikanın ekonomiyi, enflasyonist sürece sokma tehlikesi söz konusu olduğundan iyi planlanması gerekir.
________________________________________

Efektif Döviz Kuru
1970'li yıllarda yayılan esnek (dalgalı) döviz kuru sistemiyle birlikte kullanımı yaygınlaşan bir kavramdır. Nominal veya reel olarak hesaplanabilir. Esnek döviz kurları yaygınlaşınca, çok taraflı kur değişmelerinin ticari rekabet gücü açısından önemi de artmıştır.

Örneğin, dünya piyasasında doların gidişini değerlendirirken (ikisi de dünyanın en büyük ticari gücü olduğu için) sadece ABD doları ile F. Almanya markı arasındaki parite değişmesine bakmak yetmez. Kanada ABD'nin, Fransa da F. Almanya'nın en büyük ticaret ortağıdır. Bütün bu paralar arasındaki parite değişmesi önem kazanır. Bunun için döviz kurlarının ticaret payları ile tartılanarak hesaplanması, efektif döviz kuru kavramının yerleşmesine götürmüştür.

Bir paranın (ticaret payları ile tartılı olmak üzere) belli başlı diğer paralar karşısında değerinin değişmesi, hem döviz piyasasındaki hem de ticari rekabet gücündeki gidişin göstergesidir. Buna, nominal efektif kur denilmektedir. Ancak, ülkelerin yaşadığı enflasyon oranının farklı olması dolayısıyla, nominal efektif kur değişmeleri ticari rekabet gücünü göstermekte yetersiz kalır.

Bir ülkenin parası, dünya piyasasında, ancak o ülke ile dış dünya arasındaki enflasyon farkını telafi edecek oranda değer yitiriyorsa, reel olarak kur aynı kalmıştır; ticari rekabet gücünde kur değişmesinden kaynaklanan
bir değişme olmamıştır.

Efektif kurlardaki reel azalış veya artış, döviz piyasasındaki ve ticari rekabet gücündeki durum değişmesinin göstergesi olarak kullanılır. Nominal değerden reel değere varmak için, döviz kuru, ilgili ülke ile dış dünya arasındaki enflasyon oranındaki fark için düzeltilir. Ancak, reel kurların hesaplanmasındaki (kullanılacak fiyat istatistikleri başta olmak üzere) çeşitli istatistiksel sorunlar vardır. Bunun yanında, ticari rekabet gücünü belirleyen diğer etkenlerin varlığı da bir gerçektir. Efektif kurların hesaplanmasında iki ayrı çeşit tartı kullanılabilir:

1 ) Çok taraflı ticaret tartısında, ülkelerin dünya ticaretindeki payı veya belirli bir bölge ticareti söz konusu ise (sanayileşmiş ülkeler veya B. Avrupa ülkeleri gibi) buradaki pay söz konusu olur;

2) İki taraflı ticaret tartısıyla her ülkenin birbirleriyle karşılıklı ticaretindeki payları belirlenir. Genellikle iki taraflı ticaret tartısı birinciye tercih edilmektedir. Bunun iki nedeni vardır: Birincisi, her ülke piyasasında alıcı ve satıcıların karşılaştığı yerli ve yabancı fiyatlara olan ortalama döviz kuru etkilerini yansıtmasıdır; diğeri de, reel kurların hesaplanmasında, fiyat seviyesi değişmeleri ile döviz kuru değişmelerinin incelenmesine daha uygun olmasıdır. Buna karşılık, çok taraflı ticaret tartısı, iki ülkenin üçüncü piyasadaki rekabet gücünü saptamak açısından daha uygun düşmektedir.
________________________________________

Ekonomi Kavramı
Eski Yunan'da ekonomi sözcüğünün kelime anlamı, bir evin mal varlığını yönetme sanatıydı. O dönemde ilgi veya etki alanı bir evden ibaret olan ekonomi, bugün bütün dünyayı ilgilendirmekte ve etkisi altına almaktadır.

Ekonomi, sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağını inceleyen sosyal bilim dalıdır. Tarih boyu ekonomi birçok farklı şekilde tanımlanmıştır. Bu tanımın da zaman içinde anlamını ve önemini yitireceği bir gerçektir, bunun sebebi bireylerin ihtiyaçları, üretim biçimleri ve malları, dolayısıyla yaşam biçimleri değişmekte ve gelişmekte, bu değişme ve gelişme de ekonominin anlamını ve işlevini insanlığın gelişmesine paralel olarak değiştirmektedir.

Kendisinden önce ekonomi hakkında birçok görüş belirtilse de, klasik ekonomi geleneğinin 1776'da Adam Smith'le başladığı kabul edilir. Onu bu kadar önemli yapan, ekonominin literatür analizinden ve ahlaki araştırmasından çok, işleyişiyle ilgilenmesiydi. A.Smith, 1776'da Ulusların Zenginliği adlı 5 ciltlik bir eser yayınlamış, burada kendinden önce yapılamayan, kapsamlı ve tutarlı bir iktisadi düzen modeli ortaya koymuştur.

Tarihsel dönemlere bakıldığında, çeşitli ekonomik düzenler görülmektedir. Bu düzenler, üretim kaynağı, miktarı, yöntemi gibi konularda birbirinden çok farklı özellikler göstermektedir. Tarihte ekonomik düzenlerde üretim kaynakları şunlar olmuştur: Toprak, emek, sermaye ve bilgi. Toprağın üretim aracı olduğu Sanayi Devrimi öncesi dönem, insanların sadece toprağı işleyerek yaşadığı ve üretimlerinin yegane tarımsal ürünler olduğu dönemdir, bu yüzden toprak kutsal sayılmış ve savaşların başlıca nedeni olmuştur.

Sanayi Devrimi'yle sanayileşen, makineleşen ve seri üretime geçen insanoğlu, tarımsal üretim tekelini kırdı. Bu dönemde ekonomik aktörler; insanın kol gücünü örnek alan makinaların bulunduğu fabrikalar, buralarda çalışan işçiler ve onları yöneten sermaye sahibi kapitalistlerdi. 20. yüzyılın ikinci yarısında, teknoloji alanında, özellikle bilgisayar, yaşanan gelişmeler de günümüzde ekonomik aracın bilgi olmasını sağlamıştır. Bu amaçla ve insan beynini örnek alarak üretilen bilgisayarlar, bu yeni devrin sembolleri haline gelmiştir.

Bilgi Çağı'nı başlatan bu gelişmeler tüm insanlığı olduğu gibi ekonominin tanımını da değişime zorlamaktadır. Sermaye, emek, hammadde gibi sınırlı kaynakları ve araçları olan, Sanayi Dönemi kökenli ekonomiden farklı olan günümüzün bilgiye, insan beynine dayanan ekonomi sistemi, bilginin ve insan aklının sınırsız olmasından dolayı sınırsız kaynağa ve araca sahiptir. Dolayısıyla ekonomi de sınırsız kaynakların idaresini inceleyen sosyal bilim olma gerçeğiyle karşı karşıyadır.
________________________________________

Emisyon
Türkçe karşılığı "ihraç" demek olan emisyon sözcüğü yabancı dillerde çıkarmak, yaymak, tedavüle koymak anlamında kullanılır. Kâğıt paranın, tahvillerin, hisse senetlerinin ilk defa piyasaya sürülmesi emisyondur. Ufaklık paranın piyasaya çıkarılmasında emisyon terimi kullanılmaz.

Emisyona Merkez Bankası yetkilidir. Emisyon Merkez Bankası'nın aktif ve pasifindeki gelişmelerin sonucu oluşur. Emisyonu etkileyen en önemli kalemler altın ve yabancı dövizler karşılığında, ticari ve sınai senetlerin reeskonta veya avansa kabulleri suretiyle, hazineye kısa vadeli avans, hazine kefaletini haiz bonoların iskontosu suretiyle oluşmaktadır. Merkez Bankası mevduatı ise, arttığı zaman emisyon ihtiyacını azaltan, azaldığı zaman emisyon ihtiyacını artıran bir faktördür.
________________________________________

Enflasyon
Genel fiyat düzeyinde devamlı artış ve paranın değer kaybetmesi anlamına gelmektedir. Sözcük anlamı şişkinliktir, ilk kez 1838'de ABD'de görülmüş ve sözcük olarak da ilk kez burada kullanılmıştır. Toplam mal ve hizmet arzının, toplam talebi karşılayamaması, kısaca üretimden çok tüketim, enflasyonun temel özelliğidir. Üretimle karşılanamayan ve artan talep karşısında, piyasayı daha yüksek bir fiyat düzeyinde dengeye getirir.

Enflasyonun Sebepleri:

• Devletin karşılıksız para basması
• Maliyetlerdeki artışlar, yüksek faiz ve devalüasyon
• Bütçe açıkları
• İthal malların fiyatlarında yükselme
• Bankaların krediyi genişletmesi
• Tasarrufların yatırımdan çok olması

Enflasyonun Sonuçları:

• Gelir dağılımında adaletsizlik
• Tasarrufta azalma, tüketimde artış
• Paradan kaçış; gayrimenkul, altın gibi yatırım araçlarına kayma
• Dış ödemelerde zorluk
• Sanayi yatırımlarında azalma
• İthalatı kısmak için devalüasyon yapılması zorunluluğu
• Üretimin artmaması sonucu istihdamın olumsuz etkilenmesi
• GSMH'da düşüş
________________________________________

Esnek Kur Sistemi
Esnek (flexible) kur sistemine yüzen (floating) veya serbest değişken kur sistemi (freely fluctuating exchange rate system) gibi isimler de verilmektedir. En aşırı biçiminde bu sistemde, döviz piyasaları üzerinde hiçbir devlet müdahalesi yoktur. Döviz kurları tamamın piyasadaki döviz arz ve talebine göre oluşur.

Bu sistemde, bir ülkenin dış ödemeler dengesi, döviz kurları aracılığıyla sağlanacağından, dış ödemeler dengesinin açık ya da fazla vermesi söz konusu olmayacaktır. Örneğin dış ödemeler dengesi açık veriyorsa, döviz talebi (yani ithalat) döviz arzından (yani ihracattan) daha fazla olacağından, döviz kuru yükselecektir. Döviz kurunun yükselmesi bu defa ithalatın azalmasına ve ihracatın artmasına neden olacaktır. Döviz kurundaki yükselme, dış açık ortadan kalkana kadar devam edecektir.

Esnek kur sistemi serbest piyasa mekanizmasının dövize uygulanmış şeklidir. Akademisyenler açısından ilgi çekici olan bu sınırsız değişken kur sistemine uygulayıcılar; örneğin dış ticaret firmaları, mali yöneticiler, dış yatırımcılar ve hükümetler pek sıcak bakmamaktadır. Sistemin lehinde ve aleyhinde pek çok görüş vardır.

Değişken Kur Sistemini Savunan Görüşler

Ulusal paranın gerçek değeri: Hükümetlerin belirledikleri kurlar çoğunlukla ulusal parayı aşırı değerlendirir. Oysa değişken kur sistemlerinde kurlar gerçek denge değerini bulur. Bu da uluslar arası kaynak dağılımının optimum biçimde yapılmasını sağlar.

Dış denge: Bu sistemlerde döviz talep fazlası kurlarda yükselmeye, döviz arz fazlası da kurlarda düşmeye yol açarak dengesizliği otomatik biçimde giderici sonuç doğurur. Esnek kur sistemindeki bu otomatik dengeleme mekanizmasına karşılık sabit kur sistemlerinde dış denkleşme hükümet kararlarına bağlıdır.

Dış rezerv ihtiyacı: Sabit kur sistemlerinde kur istikrarını sağlama amacıyla döviz rezervlerine ihtiyaç vardır. Oysa bu sistemde dış denge kendiliğinden sağlandığından dış rezerve de gerek kalmaz.

İç ekonomik politikalar: Esnek kur sistemi otomatik kur değişmeleri yoluyla dış denge sorununu çözümler. O bakımdan hükümetler dış dengenin bozulma endişesi olmadan maliye ve para politikalarıyla iç ekonomik hedeflerin gerçekleştirilmesine çalışabilirler.

Dış şoklar: Yurt dışından kaynaklanan bir enflasyon veya depresyon karşısında, kurlar derhal gerekli uyumu sağlayıp ekonomiyi bu denetim dışı faktörlerin etkisinden korurlar. Sabit kur sistemlerinde dış şoklar ülkeyi daha kolay etkiler.

Kurlarda ufak değişmeler: Dalgalı kur sistemlerinde kurlar arz ve talebe göre her an ufak uyum hareketleri gösterdiğinden sabit kur sistemlerinde olduğu gibi, uzun süreler sonunda yapılacak büyük oranlı bir kur değişikliğine gerek kalmaz. Böylece ekonomi büyük kur ayarlamalarının şokundan kurtulmuş olur.

Bürokrasiye gerek olmaması: Değişken kur sistemi fiyat mekanizmasına dayalı, basit ve uygulaması kolay bir sistemdir. Kurlarla ilgili olarak hükümetin karar almasına ve denetimde bulunmasına gerek yoktur. Böylelikle sistem gereksiz bürokrasiyi önler.

Esnek Kur Sistemine Karşı Görüşler

Dış ticaret ve mali akımları caydırma: Sürekli değişen kurlar uluslar arası ekonomik belirsizlik doğurarak riskleri artırır. Bu da uluslar arası ticari ve mali akımları engelleyici etki yapar. Gerçi kur riskine karşı vadeli piyasalarda korunma olanağı vardır. Ama bu önemli bir maliyeti gerektirir. Ayrıca bazı ülkelerde bu piyasalar henüz kurulmuş dahi değildir.

Yurt içi enflasyonu artırma: Esnek kur sistemleri enflasyonu hızlandırır. Çünkü kurlar yükselince ham madde ve gıda maddelerinin fiyatları yükselir. Bu da ücretleri ve sanayide maliyetleri artırır. Oysa kurlar düşünce ücretlerde ve öteki girdilerde bir düşme olmaz. Dolayısıyla döviz kurlarının fiyatlar üzerindeki etkisi tek yönlüdür; bu da artış doğrultusundadır. Buna rachet effect denir.

Esnekliklerin düşük olması: Döviz kurlarındaki ufak bir değişmenin dış dengeyi sağlayabilmesi için döviz arz ve talep esnekliklerinin yüksek olması gerekir. Bu esnekliklerin değerinin yüksek olmadığı durumlarda belirli bir dış dengesizliği giderebilmek üzere çok büyük kur değişmelerine gerek vardır. Hatta, eğer esnekliklerin değeri Marshall - Lerner koşulunu sağlayamıyorsa (ihracat ve ithalat esneklikleri toplamı 1 den büyük değilse) kur değişimi dış dengenin oluşumuna hiç katkı yapmaz.

İstikrar bozucu spekülasyon: Sabit kur sistemini savunanlar değişken kur sisteminin istikrarı bozucu spekülasyona yol açacağını, bunun da kurlardaki istikrarsızlığı hızlandıracağını iddia ederler. Ancak bununla ilgili bir kanıtları yoktur. Esnek kur savunucuları ise bu sistemde spekülatör davranışlarının istikrar bozucu değil, istikrar sağlayıcı olduğunu ileri sürerler. Ayrıca serbest kur sistemi savunucularına göre 1973 ten sonraki dönemde 1960'lardaki gibi büyük mali istikrarsızlıkların yaşanmamış olması bu sistemin sanıldığı kadar sakıncalı olmadığını göstermektedir.
________________________________________

Euro-Bond Piyasası
Euro-bond piyasası, yirminci yüzyılın ikinci yarısında gelişmiştir. Döviz karşılığı satılan ve sürümü uluslararası mali aracılık sendikaları aracılığıyla gerçekleştirilen tahvillere "Euro-bond" denilmektedir.

Euro-bond işlemlerine ait haberler ve istatistikler, Association of International Bond Dealers tarafından yayımlanmaktadır. Euro-bond'ların çeşitli tipleri vardır: Hisse senedine çevrilebilir tahviller, indeksli tahviller, portföy tahvilleri ve mülkiyet hakkına dönüştürülebilir tahviller gibi.
________________________________________

Faiz
Belli bir paranın iade şartı ile belli bir zaman kullanılmasına karşılık verilen kiraya faiz denir. Kira müddeti kiraya verilen meblağın miktarı ve kira bedeli, faiz tutarının azalıp çoğalmasında esaslı rol oynar. Basit faiz ve bileşik faiz olmak üzere iki çeşit faiz vardır.

Basit faiz hesaplarında faize verilen miktar sabittir. Faiz tutarı ayrıca hesaplanır. Bileşik faiz hesaplarında her dönemin faiz tutarı ana paraya eklenir ve böylece bulunan tutar yeni kapitali teşkil eder. Bileşik ve basit faiz hesaplamalarda faiz süresi 1 yıldan az olabilir.

Borç alan ve veren arasındaki münasebetler ve anlaşmalar, hesaplama yöntemleri ve yasal düzenlemeler dikkate alındığında çok çeşitli faiz kavramları ortya çıkar (kanuni faiz; temerrüd faizi; iç faiz; dış faiz; peşin faiz; vb). Bankalarda alacaklı ve borçlu cari hesaplara Hamburg metodu, direkt metod veya endirekt metod denilen hesaplama yöntemleri ile faiz verilir. Bankalarımızda borçlu hesaplarda yıllık gün sayısının 360 alacaklı hesaplarda 365 olarak alınması teamül halindedir.

Faiz Oranı

Faiz sermayenin geliridir ve yüzde ile ifade edilir. Kelimenin en yaygın kullanışına göre faiz, kredi işlemlerin de uygulanan, fon alışverişinde oluşan bir fiyattır. Faiz kavramı ile fonların ödünç verilmesi kavramı arasındaki bağ konusunda uygulamada tam bir açıklık olmasına karşılık, iktisat teorisinde faiz çok değişik şekillerde işlenmiş ve faizin haklılığı, özü, rolü ve belirlenmesi teorik tartışmaların konusu olmuştur.

Faiz oranı herhangi bir fiyat gibi piyasada arz ve talep güçlerinin karşılıklı etkisiyle belirlenirken, para otoritelerinin geniş müdahalelerine konu olmuştur. Bu müdahaleler ya doğrudan ya da dolaylıdır. Faiz oranlarına tavan koyma ve vadesiz mevduata faiz yasağı uygulama gibi doğrudan müdahalelerin yanı sıra, para otoriteleri faiz oranları düzeyini reeskont oranlarını değiştirerek de etkileyebilirler.

Günümüzde faiz oranları para politikası aktarma süreçlerinde araç, parasal ara amaç ve gösterge olarak önemli rol oynamakta, ekonomideki iç ve dış dengelerin oluşmasına katkıda bulunmaktadır.
________________________________________

Füzyon
Füzyon, 1890'da, Amerikalı devlet adamı John Sherman'ın tröstler aleyhine kanun çıkarması üzerine, tröstlerin hukuki yapısında yapılan değişiklik sonucu ortaya çıkmıştır. Kaynaşma diye de adlandırılan bu yeni birleşme çeşidinde, dağılmış bulunan tröste dahil işletmeler, tek bir büyük şirket şeklinde ve tek yönetim altında birleştirilmiştir.

Dağılan şirketin hissedarlarına da yeni kurulan şirketin hisseleri verilmiştir. Rocekfeller gibi büyük işadamlarının sistemi, vergi yükü getirmesi, pahalı bürokratik işlemlere yol açması gibi nedenlerle eleştirmeleri üzerine yeni bir birleşme çeşidi olan holdingler ortaya çıkmıştır.
________________________________________

Gelişmekte Olan Piyasalar
Gelişmekte olan menkul kıymet piyasaları farklı şekillerde tanımlanabilir. Bir yandan "gelişmekte olan" tanımı küçük ve durağan piyasalar karşısında belli bir gelişme sürecine giren, büyüyen ve gittikçe karmaşıklaşan piyasaları ifade edebileceği gibi diğer yandan da gelişme potansiyeline sahip olduğu varsayımı altında, kalkınmakta olan ekonomilerdeki tüm piyasaları ifade edebilir.

IFC, gelişmekte olan menkul kıymet piyasalarının belirlenmesinde ikinci tanımı daha uygun bulmaktadır. Buna göre gelişmekte olan ülkelerdeki tüm menkul kıymet piyasaları, gelişme düzeylerine bakılmaksızın gelişmekte olan menkul kıymet piyasaları kapsamı içerisinde değerlendirilmektedir.

Bazı gelişmekte olan ülkelerdeki borsalar son yıllarda bir çok gelişmiş ülke borsasından daha büyük işlem hacmine ulaşmış bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak Brezilya, Güney Kore, Tayvan, Singapur, Meksika, Arjantin, Malezya ve Endonezya verilebilir. IMKB ise en hızlı gelişen borsalardan biri olup, bir kaç yıla kadar yukarıda adı geçen 8 büyük gelişmekte olan ülke borsasının arasına girmeye adaydır.
________________________________________

Gayrisafi Milli Hasıla
Ulusal bir ekonomide belirli bir sürede (genellikle bir yıl) üretilen mal ve hizmetlerin piyasa fiyatlarıyla ifade edilen değerlerinin toplamı. Buna alıcı fiyatlarıyla GSMH denir. Bundan vasıtalı vergiler ve sübvansyonlar çıkartıldığında buluna büyüklüğe ise faktör fiyatlarıyla GSMH adı verilir. Ulusal ekonominin etkinlik düzeyinin analizinde elverişli bir gösterge olarak kabul edilir.

Safi milli hasıladan, amortisman (yıpranma) paylarını da içermesiyle ayrılır. Hesaplanması oldukça zor bir ekonomik büyüklüktür, bir mal ya da hizmetin değerini çift sayılmasının önlenmesi gerekir. Hesaplanmasında gelir ya da giderin temel alınmasına göre değişik yöntemler uygulanır. Yaygın hesaplama yöntemi, kişisel tüketim harcamalarına gayri safi iç yatırım ve net dış yatırım ile devlet harcalamalarının eklenmesidir.

Ekonomideki üretim etmenlerinin gelirlerinin toplanması yoluyla da hesaplanır. Hesaplamalarda piyasa fiyatları kullanıldığından, analizlerin sağlıklı olması bakımından belirli bir yılın fiyatları sabit kabul edilerek gelişmeler buna göre değerlendirilir.
________________________________________

Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı
Gayrimenkul, ülkemizde yıllardır devam eden enflasyonist ortam nedeni ile her zaman popüler bir yatırım aracı olmuştur. Ancak, genel olarak Türkiye'de gayrimenkul alımının şekli, batılı ülkelerdeki alım şeklinden farklıdır. Ülkemizde gayrimenkul yatırımlarının tamamına yakınının finansmanı özkaynaklardan (nakit) sağlanırken, istatistiklere göre ABD'de inşaat yatırımlarının %70'lik bir kısmı kurumsal sermaye tarafından yapılmaktadır.

Türkiye'de ise bu oranın %5 seviyesinde kaldığı gözlenmektedir. Aynı zamanda, Türkiye'de bu yatırımların %3'üne yakın bir kısmı sermaye piyasası araçları ile finanse edilirken, aynı oran ABD'de %60'tır. Bu farklılığın temel nedeni, yıllardır devam eden yüksek enflasyon ve faiz ortamı nedeniyle kullanımı mümkün olmayan uzun vadeli kredilerdir.

Gelişmiş batı ülkelerinde ekonomik büyümeye katkı sağlayan sektörlerin başında gelen gayrimenkul yatırım sektörü, faizlerin düşmesi ile birlikte önümüzdeki dönemde yatırımcıların gözdesi haline gelebilir. Önümüzdeki dönemde kurumsal kimlikleri ile planlı gayrimenkul yatırımlarını teşvik edecek gayrimenkul yatırım ortaklıkları ile kaliteli, uygun fiyat ve ödeme şartları ile gayrimenkul sahibi olmak mümkün olabilecektir.

Dünya'da GMYO'lar

İlk örneklerine 20. yüzyılın başında rastlanan GMYO'lar, Amerikan sermaye piyasalarının ürünüdür. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları, gayrimenkul ve gayrimenkul projelerine yatırım yapan şirketlerdir. Genel olarak, yatırımcıların küçük birikimlerini birleştirerek işmerkezleri, otel ve alışveriş merkezleri gibi projelere yatırım yapmaktadırlar.

1990'ların sonunda ABD'de sermaye piyasalarında işlem gören GMYO'ların toplam piyasa değeri USD 8,7 milyar iken, pazardaki en büyük GMYO'nun piyasa değeri USD 700 milyondu. Ancak, 2000'in sonunda aradan geçen 10 yılın ardından ABD'de sermaye piyasalarında işlem gören GMYO'ların toplam değeri USD 138.8 milyara ulaşırken pazarın en büyük şirketinin piyasa değeri ise 10 milyar dolara ulaşmıştır. Bu rakam 10 sene öncesinin gayrimenkul yatırım ortaklıkları sektörünün toplam büyüklüğünden daha da büyüktür.

Türkiye'de GMYO'lar

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), ilk olarak 1995 yılında gayrimenkul ya da gayrimenkule dayalı sermaye piyasası araçlarına yatırım yapmak üzere kurulacak gayrimenkul yatırım ortaklıkları ile ilgili düzenleme yapmıştır. Daha sonra bu düzenlemeler uygulamada karşılaşılan sorunlar nedeniyle 1998'de revize edilmiştir. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları (GYO)'lar tüzel kişilik olarak kurumlar vergisi ve gelir vergisi stopajından istisna tutulmuşlardır. Bu ortaklıklardan kar payı elde edenler için 4369 sayılı kanun ile 01.01.1999 tarihinden itibaren vergi muafiyeti kaldırılmıştır.

GYO'lar, İMKB'de işlem gören diğer şirketler gibi A.Ş. statüsündelerdir. Fakat diğer şirketlere göre 3 önemli farklılıkları vardır. Birincisi, faaliyetlerini Gayrimenkul Yatırım Ortaklıklarına İlişkin Esaslar Tebliği'ne göre yürütmeleri, ikincisi vergi muafiyetine sahip olmaları, üçüncüsü ise çıkarılmış sermayelerinin %49'unu halka arz etmek zorunda olmalarıdır. SPK tebliğine uygun olarak GYO'lar kurulu ya da dönüşüm işlemlerinin tamamlanmasını takip eden 1 yıl içinde hisse senetlerinin kayda alınması talebiyle SPK'ya başvurmak zorundadırlar.
________________________________________

Halka Arz
Şirketler hukukunda önem arzeden bir kavramdır. "Anonim ortaklıklar"ın tedrici kurulma şeklinde, ana sözleşmenin düzenlenmesinden ve Ticaret Bakanlığı'ndan izin alınmasından sonra ortaklık hisseleri halka arz edilir.

Kurucular hiç sermaye taahhüdünde bulunmamışlarsa, tüm sermaye halka başvurularak taahhüt ettirilebilir. Kurucuların çağrısı üzerine, ortaklıkta pay sahibi olmak isteyenler bir katılma taahhütnamesiyle ortaklığa katılma talebinde bulunurlarü Hukuken hisselerin halka arzı bir "icaba davet ", katılma taahhüdü de "icap"tır.

Ortaklık kurucuları bu icabı kabul zorunda değildirler. Bu şekilde hisselerin halka arzı, hisseli komandit şirketlerde de yumuşatılmış şartlar altında geçerlidir. Bunların yanı sıra, anonim şirketlerin ödünç para bulmak için tahvil çıkararak halka arz etmeleri söz konusudur.

Tahviller, kıymetli evrak niteliğine sahiptirler ve nama ya da hâmile yazılı olabilirler. Anonim şirketlerin halka arz edebilecekleri tahvil tipleri hukukumuzda şunlardır: Primli, ikramiyeli, kâra katılma hakkı veren, teminatlı, değişir kıymetli, pay senetleriyle değiştirilebilir tahviller.

Genel Kurul, tahvil çıkarılmasına ilişkin olarak karar aldıktan sonra, tahviller halka arz edilecekse bir izahname hazırlanır. Bununla, gerekli bilgiler halka duyurulur. İzahname bir icaba davet niteliğindedir. Tahvilleri satın almayı taahhüt eden kişiler de icapta bulunmuş olurlar. Ortaklığın kabul etmesiyle sözleşme tamamlanmış olur. Bu sözleşme, bir ödünç sözleşmesidir.

Halka Arz Yöntemleri

Aile şirketleri veya bir kaç ortağın bulunduğu şirketler, yukarıdaki sebeplerden biri veya birkaçını özönüne tutup halka açılmayı düşünüyorsa, kullanabileceği birkaç metod vardır ve genellikle bir danışman aracı kuruluş kullanıldığından, aracı kuruluşun hazırlayacağı öneriler arasından, şirket yönetimi en uygununu seçecektir. Çok fazla halka açılma metodu olduğundan biz burada belli başlı bir kaçını kısaca anlatmakla yetineceğiz.

Sabit Fiyatla Talep Toplama Yöntemi, bu metodda şirket ortakları yapılmış olan önfizibilite çalışmaları ışığında belli bir fiyat ve arz edilecek hisse miktarı belirlerler. Bu ilgili yatırımcı grubuna sunulur ve isteyen kişilerden talepleri toplanır. En sonunda hisselerin karşılığını yatırmış olan yatırımcılara hisse senetleri dağıtılır. Bu metodda aracı kurum sadece yatırımcılar ile şirket arasında elçilik görevi görebileceği gibi, bu halka arzı kendisi de üstlenebilir (underwriting). Underwriting anlaşması çerçevesinde arzı kendisi üstlenen bir aracı kuruluş, hisselerin tamamını satmayı taahüt eder. Eğer satamadığı senet olursa, bu durumda satılamayan kısmı kendisi almakla mükelleftir.

Halka açılacak senetler, sermaye arttırımında ortakların rüçhan haklarının kısıtlanması yoluyla (şirket yapmayı düşündüğü bedelli sermaye artırımına mevcut ortakların kullanım haklarını kısıtlar ve primli fiyattan bu tutarlar halka arz edilir) olabileceği gibi, ortakların payından satılması yoluyla da olabilir.

Fiyat Teklifi Alınması Yöntemi, bu metodda şirket belli bir taban limitin altında olmamak koşuluyla senetler için teklif edilen fiyatlar alınır ve nihai karara göre hisseler satılır. Bir başka metod ise, gelişmiş ülkelerde sıkça kullanılan, senede dönüştürülebilinen tahvil ihraç etme yoluyla (convertible bonds) olabilir. Burada, şirket yatırımcılara tahvil ihraç eder ve bu tahvilde, tahvil sahibine önceden belirlenen bir fiyattan hisse senedi alma hakkı verilir. Eğer tahvil sahibi (bondholder) ileride oluşacak konjektürde fiyatı uygun bulursa tahvilini hisse senediyle değiştirir.
________________________________________

Hazine Bonosu
Hazine bonoları, vade tarihinde alacaklıya ödenecek devlet borcudur. Borçlu durumunda olan, Hazine'dir. Merkez Bankası, ticaret bankaları ile öbür mali aracılar, şirketler veya özel kişiler alacaklı olabilirler.

Hazine bonoları, kamu sektörünün dalgalı borçları arasında yer alır. Hazine bonolarının ara piyasasındaki dolaşım hacmi ülkelere ve dönemlere göre çok değişik olabilir. 1950'li yılların başlangıcında, Londra kliring bankalarının toplam plasmanlarında, hazine bonolarının payı %24'e ulaşmıştı. 30 Haziran 1967'de, Amerika ticaret bankalarının ticaret ve endüstri firmalarına açtıkları krediler 84 milyar dolar ve hazine ile mahalli idarelere tahvil ve bono karşılığı verdikleri borç ise 101 milyar dolar tutmaktaydı.

Hazine bonolarının başlıca iki tür. vardır: Senetli bonolar ve cari hesap bonoları.

Senetli bonolara, formüllü bonolar da denilmektedir. Formüllü bonolar sabit vadeli veya müterakki faizli olabilir. Borç ve faiz miktarları indekslenebilir.

Sabit vadeli hazine bonoları, günü geldiğinde ödenir veya yenileri ile değiştirilir. Vadesinden önce de para piyasasının günlük faiz oranlarına göre nominal fiyatlarının üstünde veya altında devredilebilir. Para piyasasında faiz haddi yükselince, dolaşımdaki hazine bonolarının fiyatı düşebilir. Faiz haddi düşünce, durum tersinedir ve hazine bonoları kurlarının yükselmesi beklenir. Sabit faizli hazine bonoları, genellikle 1 veya 2 yıl vadelidir. Vadenin daha kısa veya daha uzun olduğuna da rastlanabilir.

Müterakki faizli yahut artan faizli hazine bonoları, değişken faizlidir. Bu tip bonoların asgari vadesi 3 ay olup, sahibi dilerse hiçbir işleme bağlı olmaksızın 3 yıla dek uzatılabilmektedir. Dolaşıma çıkarılmasından üç ay sonra ödenmesi talep edilen bonolara asgari faiz uygulanmaktadır. Süre uzadıkça, faiz oranı da yükseltilmektedir. Böylece, ellerinde bono bulunanlar uzun süretutmaya teşvik edilmektedir.

İkinci tür, cari hesap bonolarıdır. Cari hesap bonoları, kaydi borç'tur. Bunlar, devredilebilir senet değildir. Hazinenin borcu, Merkez Bankası'ndaki kayıtlarda tutulur. Cari hesabın alacaklıları, genellikle mali aracılar ve bazı büyük firmalardır. Cari hesap bonolarının başlıca üç avantajı vardır. Borcun maliyeti, formüllü bonolardan ucuzdur. Hazine, pazarlama masraflarından tasarruf sağlayarak fon temin edebilir. Devletin kimlere borçlu olduğu kayıtlardan izlenebilir.
________________________________________

Hedging
Vadeli piyasa işlemlerinde fiyat değişikliklerinden zarara uğramamak için alıcının veya satıcının hedging yapması mümkündür. Bir bankanın müşterisine (1 dolar = 2,5 mark) hesabıyla bir ay vadeli dolar satışı yaptığını göz önüne getirelim. Sattığı doların miktarı 1 milyondur. Fiyat, satış anındaki kurdur; ancak dolarları bir ay sonra teslim edecektir. Vade tarihine değin dolar kuru 2,7 marka yükselirse, banka 200 bin mark zarara uğrayacaktır.

Bankalar, genellikle açık pozisyon riski altına girmezler. Müşterisine bir ay vadeli dolar satan banka, simultane, yani aynı anda yaptığı ikinci bir vadeli operasyonla 1 milyon dolar satın alır. Vade tarihinde dolar 2,7 marka yükselmiş olursa, birinci operasyondan uğrayacağı zararı ikincisinin kârı kapatır.
________________________________________

Holding
Holding, iktisadi gücün belli ellerde toplanması ve iktisadi büyümenin sağlanması amacıyla başka şirketlerin hisselerini elde ederek bunları kontrol altına alan kuruluştur. Günümüzde çok rastlanan birleşme tiplerinden biri olan holdingleri, tröst veya kartel gibi diğer birleşme tiplerinden ayıran en önemli özellik, bağlı şirketlerin hukuksal kişilik sahibi ve bağımsız olmalarıdır.

Holding, mülkiyet edinme, kontrol ve yönetim mekanizmasını şirketlerin hisse senetlerine sahip olarak gerçekleştirmektedir. Bu kontrol için gerekli şart olmamakla birlikte, holding, sahip olduğu hisse senetleri ile diğer şirketlerin yönetiminde yarıdan bir fazla oyu sağladığında, bu şirketlerin mutlak kontrol ve yönetimine sahip olmaktadır.

Küçük hissedarların çok sayıda olduğu şirketlerde ise holdingin sadece oylu hisseleri elde etmesi, yönetimde etkin rol oynaması için yeterli olmaktadır. Diğer taraftan, bu şirketler hukuken bağımsız olduklarından karşılaştıkları riskler şirketlerin faaliyetlerini etkilemektedir. Şirketlerin, dolayısı ile sermayenin, değişik alanlara dağılmış olması, iştiraklerin birinin kârının diğerinin zararını kapatmasını sağlamaktadır.

Aynı şekilde holding, şirketlerin serbest fon kaynaklarının birinden diğerine aktarılmasında köprü rolü oynamaktadır. Bu da holdinglerin yüksek kârlara sahip olması ve mali açıdan güçlü olmaları sonucunu doğurmaktadır.

Holdingleşme ilerledikçe bazı sakıncaları da beraberinde getirmektedir. Çünkü kâr olanağının artması ile birlikte, şirketin satış ve kazançlarında da risk olasılığı artmaktadır. Dolayısı ile birleşmenin yönetim ve kontrolü de giderek güçleşmektedir.

Holdinge bağlı şirketlerin hisse senetlerinin yüksek değer kazanmaları, holding sermayesini abartmalı olarak yükseltmektedir. Bunun sonucunda holding hisse senedi ve tahvil çıkarırken, kredi alırken, holdingle ilişkisi olmayan kişileri yanlış bir değerlendirmeye itecektir. Diğer taraftan, holdingin bağlı şirketlerine sunacağı hizmetleri yüksek bedellerle yapması bu şirketlerin maliyetlerinin artmasına neden olabilmektedir.
________________________________________

İmtiyazlı Hisse Senedi
Türk Ticaret Kanunu, "kurucu" ya da "müessis" hisse senedi diye bir kurumu düzenlememiştir. Bununla beraber, uygulamada, bazı anonim ortaklıkların esas sözleşmelerinde bu kavrama öteden beri yer verilmektedir.

Aynı şekilde, doktrinde de bir kısım yazar, kurucu hisse senetlerini, anonim ortaklıkların kuruluşunda ya da sermaye artırımında kuruculara veya kuruluş ile sermaye artırımında önemli yararı görülen diğer kişilere esas sözleşme hükmü ile tanınan, sahiplerine TK. M. 298 sınırları içinde kâra katılma hakkı sağlayıp başkaca bir hak vermeyen, kurucu haklarını temsilen düzenlenen, nama yazılı bedelsiz hisse senetleri olarak tanımlamaktadırlar.

Bir anonim ortaklıkta kimlerin kurucu sayılacağı, TK. M. 278'de gösterilmiştir. Buna göre, ana sözleşmeyi düzenleyerek imza eden ve sermaye olarak sözleşmede belirlenen parayı ya da paradan başka bir şeyi koymayı taahhüt eden pay sahipleri, ani kuruluş açısından kurucu sayılırlar. (TK. m. 278/1)

Tedrici kuruluşta, ana sözleşmeyi düzenlememek ve imza etmemekle beraber, paradan başka bir şeyi sermaye olarak koyanlar da kurucu sayılır. (TK m. 278/2) (Ne var ki, Sermaye Piyasası Kanunu'nun 12. maddesi karşısında, günümüzde halka açık anonim ortaklıklarda ayni sermaye getirmek çok güçleşmiş, en azından halka arz edilen hisse senetleri bakımından, nakden ödeme zorunluluğu nedeniyle imkânsız hale gelmiştir.)

Nihayet, kurucular, yukarıdaki işlemlerden birini üçüncü bir kişi hesabına yaptıkları takdirde, bu kişiler de kuruluştan doğan sorumluluk bakımından kurucu kabul edilirler (TK. m. 278/3). TK, kurucu hisse senedini düzenlememekle beraber, m. 279/2, b.5, 281, 289, 298 ve 300/2, b.6'da "kuruculara sağlanabilen özel menfaatler" kavramından söz etmiştir. Bu özel çıkarlar, ortaklığın, pay sahibi olup olmadıklarına bakılmaksızın bizzat kuruculara ya da buna benzer kişilere kuruluş işlemlerini gerçekleştirmeleri ve ortaklığın oluşmasındaki hizmetleri karşılığında sağlanan özel yararlardır.

Bu konudaki TK. m. 298, kurucuların ortaklığı kurdukları sırada harcadıkları emeğe karşılık, para ya da bedelsiz hisse senedi alamayacaklarını, fakat ortaklığın elde ettiği kârdan, TK. m. 466/1'de yer alan yedek akçe ile pay sahipleri için %5 kâr payı ayrıldıktan sonra, kalanın onda birini kendilerine tahsis edebileceklerini öngörmekte ve bu gibi çıkarlar karşılığında kuruculara verilecek senetlerin nama yazılı olmasını zorunlu kılmaktadır.

Görüldüğü gibi, yasa koyucu, TK. m. 298'de, kuruculara sağlanacak menfaatler karşılığında verilecek senetlerin nama yazılı olacağını belirtmiş, fakat bunların hukuki niteliğini açıklamamıştır. Hukukumuzda bazı yazarlar, TK. m. 298'de sözü edilen senedin, pay (hisse) senedi olduğunu ileri sürmüş, diğer bazıları, bunu sadece kuruculara kârdan pay sağlayan kıymetli evrak olarak tanımlamış, nihayet son bir grup da, bunun TK. m. 402 ve 403 bağlamında bir intifa senedi olduğu görüşünü savunmuşlardır.

Bizce, kurucular harcadıkları emeğe karşılık para ya da bedelsiz hisse senedi alamamakla beraber, paylarının imtiyazlı olacağını kararlaştırabilirlerü Bu durumda, içinde kurucuların bulunduğu bir grup pay sahibi, diyelim kârdan imtiyazlı bir biçimde yararlanır. Ne var ki, kurucu hisse senetleri deyimi ile kastedilen, bu imtiyazlı pay (hisse) senetleri değil, aksine TK. m. 298'de düzenlenen senettir.

İşte, TK. m. 298 uyarınca sağlanan menfaat, hisse senetlerinden ayrı olarak bağımsız bir senette tecessüm ettirilmek isteniyorsa, ancak intifa senedi çıkarılabilir. Gerçekten, anonim ortaklıkta, hisse senedi ya da tahvil sahipliğine bağlı bulunmaksızın herhangi bir kişiye ortaklık kârından yararlanma olanağı veren senetler, sadece intifa senetleridir.

Olağan intifa senetlerinin aksine, kurucu intifa senetleri, ancak ilk anasözleşme ile oluşturulabilir ve bunlara sağlanabilecek kâr payı sınırlandırılmıştır. Anonim ortaklıkta, esas sermaye muayyen olduğu ve alacaklılar ile pay sahiplerinin korunmaları bakımından sermayenin bölümlerini oluşturan hisse bedellerinin tümü ile ödenmesi gerektiği, yani bedelsiz hisse senedi çıkarmak mümkün olmadığı için, kuruculara tanınan menfaati temsilen çıkarılabilecek senetler, hisse senedi değil, intifa senedi olarak adlandırılmalıdır.

Bizce TK. m. 403'ün genel nitelikteki bir kural olmasından hareket edilerek, TK. m. 298'de getirilen sınırlandırmanın, sadece kâr payına ilişkin olduğu ve tasfiye artığından yararlanma hakkına uygulanamayacağı kabul edilmelidir.

Kurucu intifa senedi çıkaracak bir anonim ortaklık, kuruculara sağlayacağı bu menfaatleri ana sözleşmede göstermeli ve ayrıca tescil ve ilan ettirmelidir. Hukukumuzda, kuruluştan sonra ve özellikle, sermaye artırımlarında, kurucu intifa senedi çıkarılabilip çıkarılamayacağı tartışmalıdır.

Bazı yazarlar, TK m. 402/2'de yer alan kuralın, emredici nitelikte olmakla beraber, kesin bir yasak getirmediğini, bütün pay sahiplerinin rıza göstermeleri, yani oybirliğinin sağlanması halinde, sonradan da kurucu intifa senedi çıkarabileceğini ileri sürerken, diğerleri, soruna gelecekteki pay sahipleri açısından bakmak gerektiğini söyleyerek bunu reddetmektedirler.

Bizce, pay sahipleri, kuruluşu izleyen yıllarda ortaklığın oluşmasındaki katkılarının büyüklüğüne inandıkları kişileri ödüllendirmek istiyorlarsa, TK. m. 402/2'deki engeli aşabilmelidir. Çünkü, kurucu intifa senetlerinin sonradan çıkarılması halinde, hem alacaklılar zarar görmemekte, hem de pay sahipleri bu karara muhalif kalarak oybirliği koşulunun gerçekleşmesini engellemek olanağını ellerinde bulundurmaktadır.

Nihayet, anonim ortaklığın kuruluşundan sonra, üstelik, TK. m. 298'de getirilen sınırlandırma ile bağlı olmaksızın, dilediği kadar olağan intifa senedi çıkarabileceği de gözden uzak tutulmamalıdır. Yine bizce, TK. m. 392'de kuruluş hükümlerine yollama yapılarak, sermaye artırımlarında da kurucu intifa senedi çıkarılabilmesi mümkün kılınmıştır.

Bütün intifa senetlerinde olduğu gibi, kurucu intifa senetleri de, sahiplerine yönetime katılmak (örneğin genel kurul toplantılarına iştirak etmek), oy kullanmak, iptal davası açmak gibi hakları vermez. İntifa senedi sahibi, anonim ortaklıkta ayrıca pay sahibi ise, hiç kuşkusuz, bu ikinci sıfatı nedeniyle yönetime ilişkin hakları da kullanabilir.

Kurucu intifa senedi sahipleri de, TK. m 429-432'degösterilen hükümlere tâbi bir kurul oluşturur. Bunlara tanınan haklar, rızaları olmadıkça ellerinden alınamaz. Daha önce de değindiğimiz gibi, kurucu intifa senetleri, sadece nama yazılabilir. Ortaklığın, bu senet sahipleri için bir intifa senedi sahipleri defteri tutması gerekir.

Nama yazılı hisse senetlerinin aksine, kurucu intifa senetleri, alacağın temliki ve teslim sureti ile devrolunabilir. Anonim ortaklığın esas sözleşmesi ile, devrin güçleştirilmiş ya da tümü ile yasaklanmış olması da mümkündür. Hukukumuzda, SPK m. 36/2 uyarınca, yatırım ortaklıklarının kurucu intifa senedi çıkarmaları yasaklanmıştır.
________________________________________

İstihdam
Sözlük anlamı, kullanım, çalışma veya çalıştırma demektir. İstihdam sözcüğü ve ona bağlı olarak türetilen "aşırı, tam ve eksik istihdam" gibi kavramlar ekonomi yazınında biri geniş diğeri dar iki anlamda kullanılır. Geniş anlamıyla istihdam, bir ekonomide belli bir dönemde tüm üretim faktörlerinin (Emek, Sermaye, Doğal kaynaklar ve Girişimci) varolan teknolojik düzeye göre ne ölçüde kullanıldığıdır.

Bu anlamda "tam istihdam", bir ekonomide varolan tüm emeğin, sermayenin, doğal kaynakların ve girişimcilerin üretime katılması, tümünden yararlanılması anlamına gelir. Dar anlamda istihdam kavramı ise, üretim faktörlerinden yalnızca emek faktörünün kullanımıdır. Bu açıdan değerlendirildiğinde "tam istihdama ulaşmak", bir ekonomide bulunan işgücünün tümüne iş bulmak demektir.

Aşırı istihdam, bir ekonomide var olan üretim faktörlerinin üzerindeki faktör kullanımını, eksik istihdam ise mevcut faktörlerin yeterince kullanılamamasını ifade eder. Bu iki durum istikrarsızlık durumlarıdır. Birinci durumda borçlanma, ikinci durumda işsizlik görülür.
________________________________________

İthalat
Başka ülkelerde üretilmiş malların, ülkedeki alıcılar tarafından satın alınması. Dışalım da denir. İhracatın karşıtıdır ve onunla birlikte bir ülkenin dış ticaret dengesini oluşturur. İthalat, özel ya da tüzel kişilerce, kamu iktisadi kuruluşları ya da devlet tarafından doğrudan yapılabilir.

Çeşitleri

1. Akreditifli İthalat: Alıcı, malın sevkinden önce bir banka aracılığıyla satıcının bulunduğu yerdeki bankası nezdinde malın sevk belgesinin teslimi karşılığında ödenmek üzere kredi açtırmasıdır.

2. Mal Karşılığı İthalat: Malın gümrüklenmesi işleminden sonra bedelini ödeyerek belgenin çekilmesi ile gerçekleşen ithalat.

3. Bedelsiz İthalat: Gümrük vergisi olmaksızın ülkeye sokulan mallar (özel eşyalar, hediyeler vb).

4. Belge Karşılığı İthalat: Malın gelmiş olma şartı aranmaksızın, malın ithalat yapılan ülkeden yola çıkarılmış olduğunu gösteren belgenin bedelini ödeyerek bankadan belge alınması ile gerçekleştirilen ithalattır.

5. Kredili İthalat: Bedeli daha sonra ödenmek üzere yapılan vadeli ithalat.

6. Geçici Kabullü İthalat: İhraç etme amacıyla yapılan ithalat.

7. Ankonsinyasyon İthalat: Satışın yapılması ve belirli bir vade sonunda mal bedelinin transfer edilmesi şartıyla yapılan ithalat.
________________________________________

Toplam Kalite Yönetimi
Bu sistemde kollektif karar alma ve bireysel sorumluluk özellikleri vardır. Toplam kalite yönetiminin beslendiği en önemli kaynak, kalite çalışmalarıdır. Vitrinlere yeni çıkmasına rağmen, köklerini bu konuda var olan en eski çalışmalara kadar dayandırmıştır.

“Bir inşaat ustasının inşa ettiği bir ev, ustanın yetersizliği nedeniyle yıkılır ve ev sahibi ölürse, o usta da öldürülecektir” diyen İ.Ö. 2150’deki Hammurabi Yasaları, bu konuda verilen iyi bir örnektir.

Kronolojik sırada sayarsak, 13. yüzyıldaki çıraklık ve esnaf loncaları, 1800’lerdeki ustalık çalışmaları, 1900-1940’lar arası muayene çalışmaları, 1940-1970’ler arası prosesin kontrolu çalışmaları, 1970-1980’ler arası prosesin tasarımı çalışmaları, 1980’lerden sonra ise ürünün tasarımı çalışmalarında hep kaliteden bahsedilmektedir.

Kalitenin organizasyonlarda yer almaya başlaması, özellikle Henry Ford’un ürün kalitesine değil, sayısına odaklanan montaj hattı anlayışına tepki ile başladı. Bu tarz üretim anlayışının doğal sonucu olarak kaliteden ödün veriliyordu. Muayene çalışmalarını ve organizasyonları takiben, 1924 yılında İstatistiksel Kalite Kontrol uygulamaları ortaya çıktı. Kurumsallaşma başladı.

1946’da Amerikan Kalite Kontrol Derneği kuruldu. 1950’lerde savaşın yaralarını sarmak isteyen Japonya, Deming’in öncülüğünde başlattığı kalite çalışmalarıyla dünyanın dikkatini çekti. 1951 yılında Feigenbaum, “Toplam Kalite Kontrol” adlı kitabını yayınlandı. Bu durum, o zamana kadar “düzeltmeye yönelik” olan kalite çalışmalarına, “önlemeye yönelik” yeni bir bakış açısı kazandırıyordu.

1970 ve 80’li yıllarda ise kalite, işletmelerin ve hizmet kuruluşlarının tüm fonksiyonlarına kadar girdi. Toplam kalite yönetimi, aslında, hedefi kaliteyi yönetmek olan, kapsamlı ve toplam işletme planıdır. Ancak toplam kalite yönetimi bu tanıma varıncaya kadar, zaman içerisinde değişen gereksinimlere göre değişik tanımlara da sahip oldu. Bu tanımlar, belli bir gelişim sırası içerisinde şöyle sayılabilir: Kalite muayene, kalite kontrol (önleme ve istatistik), kalite güvence (önleme, belgelendirme, ISO 9000), Toplam Kalite Yönetimi (yaşam biçimi, katılımcılık, müşteri odaklılık, sürekli gelişim, sorun çözme, süreç geliştirme, yetki devri).

Toplam kalite yönetimi, uygulandığı kuruluşların organizasyon yapılarını da etkilemiştir: Kalite yönetimi başlığı altında, kalite denetimi, kalite mühendisliği, kalite kontrol, kalite iyileştirme fonksiyonlarına rastlamaktayız.

Toplam kalite yönetimi uygulamalarından, günümüzde proje yönetimi, kıyaslama gibi çok sayıda ve daha spesifik uygulamalara geçen en önemli yetenek, sürekli ve sonsuz iyileştirme çevrimidir. Buna "Deming Çevrimi" de denilir ve dört aşamadan oluşur: Planla, Kontrol et, Düzelt, İyileştir.
________________________________________

Kambiyo Senedi
Türk Ticaret Kanunu'nun 3. Kitap 4. faslında yer alan "Kambiyo Senetleri" terimi altında poliçe, emre muharrer senet ya da bono ve çek söz konusu edilmektedir. Kambiyo senedi terimi, İsviçre Kanunu ve doktrindeki "Effets de Change" teriminin çevirisi olarak görünmektedir.

Türk doktrininde bazı yazarlar, kambiyo senedi yerine "ticari senet" terimini kullanmayı tercih etmektedir. Kambiyo senetlerine özgü nitelikler şunlardır:

*Kambiyo senetlerinde saklı (mahfuz) olan hak senet ile beraber doğar, senetten önce yoktur.

*Kambiyo senetleri kanunen emre yazılı senetlerdir.

*Kambiyo senetleri şekil şartlarına tâbidirler; örnek vermek gerekirse "poliçe" sözcüğünün senet metninde bulunmaması, o senedin poliçe olarak kabulüne engel olur.

*Kambiyo senetleri devir, ödeme, üzerlerine imza atanların hak ve yükümlülükleri, hak sahiplerinin haklarını kullanmak için yerine getirmeleri gereken şartlar, söz konusu senetlere bağlı alacakların takibi, zamanaşımı bakımınlarından özel kurallara tâbidirler.

Kambiyo senetlerinde kanuni veya kazai atıfet mehilleri geçerli değildir.

Bu senetlerin tarihte ilk defa nerede ve ne şekilde kullanıldığı tartışmalıdır. Bazı kaynaklar eski Çin'de VII. ve X. yüzyıllar arasında kambiyo senetlerine benzeyen senetlerin varlığını belirtmektedir. Bugünkü anlamda kambiyo senetlerinin XII. yüzyılda İtalya'da ortaya çıktığı sanılmaktadır.

Kambiyo hukuku ilk defa 1673'te Fransa'da Ordonans ile kanunlaştırılmıştır; yine 1807 Fransız Ticaret Kanunu hükümleri 1673 Ordonansı hükümlerini tekrar etmiştir. Türkiye'de 1850 tarihli Kanunnamei Ticaret'teki kambiyo senetlerine ilişkin hükümler Fransız Ticaret Kanunu'nun bir çevirisi idi.

Ülkeler arasındaki ticari ilişkilerin gelişimi, kambiyo hukukunun birleştirilmesi sorununu ortaya çıkartmıştır. Bu yöndeki uluslararası çalışmalar sonucunda 7 Haziran 1930'da Cenevre'de üç sözleşme kabul edilmiş, bu sözleşmeler, 1 Ocak 1934'te yürürlüğe girmiştir. Türkiye de 1957 tarihli Ticaret Kanunu ile Cenevre Sözleşmesi'ne taraf olmuştur.
________________________________________

Karaborsa
Karaborsa, genellikle halk arasında, ucuza mal stoklanıp darlık veya çeşitli nedenlerle kendiliğinden bir mal darlığı ortaya çıktığında eldeki malların çok pahalıya satıldığı ortama verilen addır.

İktisat teorisinde ise karaborsa, mal dengelerini bozan bir idare fiyatın ilanı ile bu fiyatın çok üstünde bir satış bedelinin oluştuğu paralel piyasa olarak tanımlanır.
________________________________________

Karın Senetle Dağıtımı
Anonim ortaklıklar, bazen elde ettikleri kârın bir bölümünü pay sahiplerine dağıtmayarak bunu yedek akçelerine ayırırlarü Fakat, şirketin yeni parasal kaynağa gereksinme duyması ve bağımsız bir biçimde kullanabileceği yedek akçelerinin de çok olması halinde, birikmiş, yani daha önce pay sahiplerine dağıtılmayan bu kârlar, bu kez hisse senedi şeklinde ortaklara dağıtılabilir.

Burada dikkat edilecek nokta, kârın hisse senedi şeklinde dağıtılmasının muhakkak bir sermaye artırımını birlikte getirdiğidir. Yalnız bu artırım, ortaklıkta esasen mevcut olan araçlardan yapıldığı için efektif bir artırım niteliğini taşımazü Sözü edilen işlem sonucunda pay sahiplerine verilen hisse senetlerine de "Öz Varlıktan Kaynaklanan" ya da "Yeniden Ödemeyi Gerektirmeyen" (Gratis) paylar adı verilir.

Uygulamada bu tür hisse senetleri için "bedelsiz hisse senetleri" deyimi de kullanılmakta ise de bu yanıltıcıdır. Çünkü, burada da çıkarılan payların bir karşılığı vardır ve bunlar, pay sahiplerine önceki yıllarda dağıtılmayan kârlardır. Pay sahibinin sadece artırımın yapıldığı sırada bir meblağı ödemeyecek olması, bunların bedelsiz olarak nitelendirilmelerini haklı göstermez.

Anonim ortaklıkta birikmiş kârın hisse senedi şeklinde dağıtılmasında izlenecek yöntem, tartışmalara yol açmıştır. Birinci ve bugün eskimiş olan ilk görüş bu durumda yedek akçelerin önce pay sahiplerine geri ödendiği ve sonra pay sahiplerinin bu paraları tekrar ortaklığa verdiklerini kabul ediyor, yani varsayımsal iki işlemin varlığını düşünüyordu. Hiç kuşkusuz, bu görüş hem dağıtıldığı kabul edilen kârın gelir vergisine tâbi kılınması gibi bir sakıncayı doğuruyor, hem de muhasebe teknikleri ile çelişkiye düşüyorduü Günümüzde ise kârın hisse senedi şeklinde dağıtılması sonucunu doğuran sermaye artırımının sadece bir bilanço ve muhasebe işleminden ibaret olduğu görüşü egemendir.

Başka bir ifade ile, bu tür bir artırımda sadece kâğıt üzerinde bilançodaki sermaye kalemi ile yedekler kaleminde bir değişiklik yapılması ve sermayenin artırılan kısmı kadar yedek kaleminin azaltılarak bunun esas sermaye kalemine eklenmesi söz konusudur. Hukukumuzda yeniden değerleme sonucunda, sermayenin artırılması da pay sahiplerine gizli yedek şeklindeki kârdan hisse senetleri verilmesini gerektirmektedir.

Kârın hisse senedi şeklinde dağıtılmasında, dağıtılmaya konu olabilecek yedekler sadece serbest yedeklerdir. Nihayet, bu durumda, esas sermayenin tümü ile ödenmiş olması da zorunlu değildir; çünkü TK m. 391/1, sadece pay sahiplerinin yeni katılma payları taahhüt ederek sermayenin artırılması halinde uygulanan bir hükümdür.
________________________________________

Kartel
Kartel sözcüğünün etimolojik kökü Latince'de "charta" ve İtalyanca'da "cartello"dur. Ortaçağ hukukunda, feodal devletlerin birbirlerine savaş açarken gönderdikleri yazılı "bellum justum" gerekçesine "kartel" denirdi. Aynı terim, düelloya davet anlamında da kullanılmıştır.

Devletler hukukunda, kumandanların tutsakları değiştirmek için yaptıkları sınırlı ve geçici anlaşmalar "mübadele karteli" terimiyle ifade edilirdi. Politikada ve ekonomide kullanılan kartel sözcüğünün anlamı, devletler hukukundakinin benzeridir.

Kartel, bağımsız tüzel kişilik sahibi firmaların aralarında rekabete son vermek veya rekabeti sınırlı tutmak amacıyla yaptıkları bir anlaşmadır. Firmaların fiyat politikaları, satış şartları, üretim miktarları, sürüm alanları, yatırım programları, reklam harcamaları, kâr marjları, araştırma bütçeleri, komisyoncu ve pazarlamacılara ödedikleri yüzdeler kartel anlaşmalarına konu olabilir.

Kartellerin etkinliği, anlaşmaya giren firmalar grubunun piyasaya yön verebilecek güce sahip olmasına bağlıdır. Fiyatların yükselmesine, üretimin daralmasına ve tekelleşmeye neden olması, bazı ülkelerde kamu otoritesinin kartelleşme hareketlerine müdahale etmesine yol açmaktadır.

 

report phishingreport abuse